Yaşadığım yer; son sayıma göre Türkiye’nin en büyük ilçesi. Burada apartman altı atölyeler çok yaygın. Her gün şu tarz ilanlar görürüz caddelerde, duraklarda:
- Konfeksiyon için overlogçu, son ütücü, ortacı aranıyor..
- Avize işinde çalışacak vasıfsız elemanlar aranıyor.
- Mobilyacı için yetiştirilmek üzere elemanlar aranıyor.
Vasıfsız işlerin dünyevi kazancı çok azdır. Asgari ücretle başlanır, öğle yemeği ve servisi varsa; büyük nimettir.
…
Amacım; Türkiye’nin sosyal profili üzerine yorum yapmak değil. Konumuz yine tasavvuf.
Tasavvuf; vasıfsız elemanlar ister! Bu yol; ezberlenen kavramlarla yek diğerine hava atılacak yol değildir. Bu yol; Nefs Mertebelerini bayrak yarışı gibi algılama yolu da değildir. Bu yol; sahiplenilmiş ilmî- insanî- toplumsal ve hatta dini (!) sıfatlarla girilecek kulvar hiç değildir.
Elbiselerle girilmez bu alana. Kapıda şöyle yazar: Soyun! Giyindiğin ne varsa çıkarıp soyunma yeridir burası. Kendini tanımladığın ne varsa üstüne basmadan içeri geçilmez. Ağırlıkları sırtlayarak yürünmez burada. Aksine, kutsal sanılan yükleri atmak, fazilet sanılan bağları kesmek ana ilkedir.
Vücutta elbise, bilekte kelepçe, ayakta pranga ile yıkanılmaz! Kirden arınmak; soyunmayı, zincirleri kırmayı göze alanların nasibidir.
…
Her gün gördüğüm, sizlerin de etrafınızda rastlayabileceğiniz o ilanı; tasavvufi hayata uyarlayarak yeniden okuyalım:
“ALLAH YOLUNDA YÜRÜMEK ÜZERE VASIFSIZ KULLAR ARANIYOR. ÜCRETLERİ; HESAPSIZ RIZIK VERENE AİTTİR. MÜRACAAT; İÇERİYE; ENFÜSÜNÜZDEKİ RASULE!”
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
m_dogramaci@yahoo.com
| Kategori: Mehmet Doğramacı |
|
|
8 February 2008 01:29
Uzun lâfın kısası,
Bir ömür sülûkun püf noktası,
Çağımız uzay-bilgi-kuantum ve HIZ çağı…
Ya kırk senede anlarız Tasavvuf kapısından içeri “VARLIK ve YOKLUK” hazineleriyle girilemeyeceğini,
Ya da çağın hız kavramıyla eş bir zekâ refleksiyle…”VASIFSIZ SÛFÎ ARANIYOR”…
Kapıdan girmek için… elbiseleri… etleri… kemikleri… canı… ruhu… bilinci… ve isimleri, fiilleri, sıfatları… belki de zâtı da… soyunmak gerek…
Çırıl çıplak…
Sn. Doğramacı’nın bu çooook uzun makalesi gözlerimizi ve gönüllerimizi nurlandırdı… Allah da onun ilmini artırsın, tüm elbiselerini kaybettirsin inşallah…
8 February 2008 01:45
“Ben buyum…” diye bir tanımlamayla (belli bir vasıfla KENDİ’ni tanımlamış halde) yaşadığımı varsayalım. Ben “bu” =(algıladığım her ne ise) isem, o halde “bu” olan beni “gören” kim? İşte bunu gören “bu” olmayan vasıf-sız ki; hiç bir vasıfla-tanımla kayıtlanıp sınırlanamaz. Her tanım, her sınır, her isim, her algı, o tüm vasıfların algılanmasını mümkün kılan tanımsız-vasıf-sız saf bilinç boyutunun mevcudiyetiyle mümkündür. Varolan Sınır-sız tek ise; O TEK, ölüm-süz ve son-suz ise; o halde KENDİni, hakikatinin kim ve ne olduğunu bilmeyen kim? Ve hangi KENDİNİ “yanlış tanımlamasıyla” bu özbilişten uzak düşmüş ve şirkin zan’da doğmasına sebep olmuş?
8 February 2008 02:35
Yillardan beri yasadigim Sehir bir Avrupa Ülkesinin Bassehri. Bu Sehirde bir zamanlar vasifsiz iscilerin kazanci Anavatanimda vasifli olanlarin dahi istahini kabartirdi ve bu Sehirde vasifli isciler havas gibi ilanlarla aranirdi, simdilerde devir degisti YENILENme cagi oldugundan olsa gerek, vasiflilarin dahi is bulamadigi bir zamandayiz, hersey, herkes ister istemez YENILENmek zorunda kaldi. YENILENemiyenler gecmis güzel günlerin anilariyla evlerinde vakitlerini carcur ederken, YENILENmenin zaruretini farkedenler kendileriNdeki gizli kalmis yeteNeklerini kesfedip, kendileriNe uygun is ortamlari üreterek yenilenen ortamdaki yerlerini aldilar.
Mehmet bey’in yazisi ile bizim sehrin misalini birlestirdigimizde ortaya yeni bir sentez cikiyor; Evet özümüzdeki resülle temasin yolu arinmadan geciyor, varlik elbisesinden her türlü vasif ve etiketten soyunulmadan kapiNdan giremiyorsun. Fakat iceri alinmak icin gerekli olan arinma ya da soyunmanin nasil olacagini da yine bize zahirimizden ve enfüsümüzden hitab eden resülden ögrenebiliriz. “Kema erselna fiykum resulenminkum yetlu aleykum ayetina ve yüzekkiykum………“ ile devam eden ayetiyle arinma mekanizmasi ve kilavuzunun da adresi gösterilmis oluyor….
USTAsina danismadan, yikilan duvarin altinda kalma riski vardir. Her isi ehline yaptirin hadisi cok manidar.
8 February 2008 06:47
, mesnetsiz kozasında hayal dünyası kurup kendini salih zannederek aldatan mağrurlar bu mesajı hazmederlerse hu’ya yakınlık seviyelerini daha iyi idrak edeceklerdir…. Yazılarınıza hasret kaldık Mehmet bey bizi mahrum bırakma… Yüce Allah nuruyla nurlandırsın dostlarını sevenleri…
8 February 2008 10:15
Soyunmak veya soyulmak…Tıpkı soğan gibi… Kat be kat..Ta ki öze ulaşsın…
Biraz göz yaşaracak tabii ama başka çare yok… Soyulmak ve ağlamak.. Dervişin sermayesi…
Şems, Mevlana’ya boşuna mı attırdı kitapları? Testi boş gerek…
Elinize sağlık Hocam… Sevgiler
8 February 2008 10:39
Kusuruma bakmayın da cahilligime verin. Kişinin kendini vasıfsız olarak görmesi veya nitelemesi vasıfsızlar arasında vasıflı olmasını saglamaz mı acaba?
Bir de şu takılıyor aklıma; 43 sene yaşamanın vermiş oldugu birikimleri vasıfsız olabilmek için nasıl bir yana bırakabiliriz, bunun yolu nerede ve nasıl başlar. Üzerimizde taşıdıgımız bize ait oldugunu düşündüğümüz veya size giydirilen kıyafetleri nasıl cıkartırsınız?
8 February 2008 11:42
Kahhar ismiyle giydirilenler çıkabilir, kendi giyindiklerin ise belki biraz değişime uğrar ama sende kalır muhakkak, kullanılmaz, atıl olarak. Zamanla çürüyüp giderse şans işte ..
8 February 2008 13:10
Selamunaleykum!
Vasıfsız elaman arıyor muşsunuz…
Bir ömür vasıf edinmeye çalışıp, sonra da bundan kurtulmanın çabasını vereceğiz…
Gerekenin bu olduğunu bilseydim, onca emek sarfetmezdim vasıf kazanmak için…
Tabi ki latife…
Rabbime hamd olsun! Ben daha nereye ne gerek, bilip idrak edemeden, O benim için her şeyi hazır hale getirdi elhamdülillah!
Beni öylesine vesilelerle, usullerle soydu ki; Boğazlanıp, soyulan bir kurbanlık tefekkür edin… işte beni o şekilde soydu…
Koyunun can verirken çırpınışlarını,kasıntılarını izlediniz mi?
Ya derisini yüzerken etinin titremelerine şahit oldunuz mu?
Henüz canım çıkmamış ki hala canım yanar…
Çırpınıyorum hala… Çırpınırken de başımı oraya buraya çarpıyorum… doktorlarını tekmeleyen çocuklar gibi saldırıyorum sağa sola…
Rabbim şevkat etsin cümlemize…
8 February 2008 13:30
(ergen’in nefis tespiti)”…Kusuruma bakmayın da cahilligime verin. Kişinin kendini vasıfsız olarak görmesi veya nitelemesi vasıfsızlar arasında vasıflı olmasını sağlamaz mı acaba?
Bir de şu takılıyor aklıma; 43 sene yaşamanın vermiş olduğu birikimleri vasıfsız olabilmek için nasıl bir yana bırakabiliriz, bunun yolu nerede ve nasıl başlar. Üzerimizde taşıdığımız bize ait olduğunu düşündüğümüz veya size giydirilen kıyafetleri nasıl çıkartırsınız?”
* * *
Âcizâne cevabımız…
Tekke (günümüzde kurum olarak değil de zihniyet olarak mevcut olan) kültürümüz “Şöhret âfettir” der.
Fakat iki türlü tekke kültürümüz vardır:
1. İnsanlara makam, mevki elbiseleri giyindiren tekke… Halkı aşağılarcasına ibadetleri ve haram-helal fetvâlarını insanların gözüne sokarcasına bir yaşam FELSEFESİNE iten ve adına “takvâ” takan tekke… Yolcu’larına (iyi niyetle oraya Hak’kı aramaya gelmiş insanlara) cennete giriş pasaportu dağıtan şeyh tekkesi… İnsanları; işten, aileden, toplumdan, toplumsal uzlaşma otoritesinden (devlet’ten) soğutan-soyutlayan tekke zihniyeti… İşte bu ÂFET GETİREN ŞÖHRETTİR. Toplumu vasıfsız zannedip kendisini VASIFLI ZANNETMEK POSTUNA OTURTAN tekke kültürüdür…
2. İnsanlara… makam, mevki gibi mecâzi anlatımların işaret ettiği anlamları bilgi olarak sunan YAŞAM BİLGELİĞİ… İbadetinin ve takvâsının sınırlarını sadece kendi özel yaşamında uygulamayı tavsiye eden YAŞAM BİLGELİĞİ… Kimseyi rahatsız etmeden, aile ve toplum içinde megafon kullanmadan fikirlerini sadece kendine hazmettirmeye yönelten YAŞAM BİLGELİĞİ… İşini en güzel şekilde yapmayı, toplumun içinde kalmayı, insana çağdaş sosyal hizmet vermeyi, “ben dindarım ve sûfîyim” reklamı yazılı “davranış ve elbise” sembolizminden kaçınmayı anlatan YAŞAM BİLGELİĞİ… Ve hiç kimseyi “ne kadar anlamış ne kadar anlamamış ajanlarıyla” takip ettirmeyen, cemaat oluşturmayan/cemaat otoritesi ve baskısı oluşturmayan YAŞAM BİLGELİĞİ… Giyinmeyi değil de soyunmayı TAVSİYE EDEN akıl ve iman dilini kullanan BİLGELİK…
İkinci paragrafta hiç TEKKE tâbiri kullanmadım… Bu sistem her zaman Klasik Tekke zihniyeti ile birlikte ona her zaman alternatif olarak ola gelmiştir… Fakat hiçbir zaman TEKKE olmamıştır… Süper donatılarla (?) yüklü şeyhler üretmemiştir…
Yaşam bilgeliğinde “bilgi birikimini” geri dönüşüm kutusuna atıp sonra “delete” etmek yoktur. Tasavvuf ve çağdaş düşünce/bilim bahçelerinden derlenen (toplanan) güldestelerle harmanlayıp güzel kokuya müptelâ dostlarla birlikte koklamak (paylaşmak) vardır.
Bağırmadan, çağırmadan, korkutmadan, ürkütmeden… Birbirimize misafir olmak ve nimetleri birbirimizle paylaşmak… Soyunmadan soyunmak, giyinmeden giyinmek, vasıflanmadan vasıflanmak, çıkarmadan çıkarmak, ben’lenmeden (((ben/biz))) olmak; gurur-kibir olmasa gerektir diye düşünüyorum… Değerli ergen dost …
Sn. Mehmet DOĞRAMACI’nın affına sığınarak…
Isırgan & gül
urtica.rose@hotmail.com
8 February 2008 13:50
Yıllar önce Üstad Ahmed Hulusi’nin ‘Dosttan Dosta’ kitabındaki şu söz beni çok düşündürmüş, ne demek istediğini uzun süre anlayamamıştım (Giydirilenlerin, ’soyunuklar’ olduğunu unutmayınız)…
Tasavvuf ehli, hakikate ermek için kişinin, benliğinden, (EGO; mücadele edilmesi gereken en büyük düşman bence) var zannettiği tüm değerlerinden, bildiğini düşündüğü tüm kayıtlardan arınmasını, yani SOYUNMASINI isterler, her kişiye değil, ER kişiye kolaylaşır. Mehmet bey, hayatın içinden güncel örneklerle bu kavramları çok güzel tesbit ediyor, açıklıyor, Allah ilmini artırsın ve hakikat yaşantısını kolaylaştırsın
8 February 2008 16:27
Es selammm
Mehmet bey gonlunuze saglık, lutfen yazılarınızın arasını uzun tutmayın.
***
Benlik ile gidersen reddedilirsin, benliksiz gelirsen kabul edilirsin, diye bır buyruk okumustum.
Allah kalplerımızı, samimiyetimizi korusun
sevgı saygı ve selam ıle
e.k
8 February 2008 16:53
Ergen soruyor:
Üzerimizde taşıdıgımız bize ait oldugunu düşündüğümüz veya size giydirilen kıyafetleri nasıl cıkartırsınız?
Sanırım, elbiseleri giydirenin Allah olduğunu görebilirsen, aynı şekilde, murad ettiğinde, çıkartacak olanın da O olacağı anlaşılır.
8 February 2008 18:43
Allah’a ermek gayesiyle vasıfsız olmak değil; Allah VASIFSIZ olduğu için VASIFSIZ olmak gerekir. (Allah ahlakıyla ahlaklanmak isteyenler için…)
VASIFSIZLIK aracımız değil, amacımız olsun.
Çünkü Allah’ın Zatı VASIFSIZDIR. VASIFSIZLIK özelliği olmamak olup, yokluk-hiçlik halinde olmak demektir, yok olmak değildir.
Burası “ilim ilimden cehildir” denen noktadır. Burası “fakr az kaldı kafir olacaktı” denen noktadır.
8 February 2008 22:57
Şartlanmasal değer yargılarıyla, hayalimizde kutsallaştırdığımız değerlerle yaşayınca, aslında tasavvufi hayatta adım atıyor olmuyoruz. Adım atmak, yürüyor olmak için evvela sorgulamak gerekiyor. Neye iman, niye iman, nasıl iman? Soru ilmin yarısıdır demiş resulullah! Soru sormadan, sorgulanmadan hayaline göre bezediğin kutsallıklarından, ismi kutsal kendi hayal olan üretimlerinden arınmadan; şartlanmalarından doğan değerlilerinden arınmadan, bunların şartlanmasal doğasını görüp bunları terk etmeden, akılla iman yolunda amel ediyor olmayız. ‘Ameller niyetlere göredir’ sözünü unutmadan, sistemin işleyiş mekanizmasındaki kesinliği esgeçmeden, OKUmaya yönelmek zorundayız. Böylece şartlanmasal değerlilerimizden SOYUNARAK; ÖZdeğerleri Allah ahlakını, sünnetullaha uygun yaşamı yaşama olanağımız olabilir. Nelerden niye soyunmamız gerektiğini akledelim ki, neye-niye imanı anlayalım ki, şartlanma yüklerimizin altında ezilmişken, yürüyorum zannında tasaffufun lafından değil de yaşantısından bihaber geçip gitmeyelim. Balı tadalım inşallah
8 February 2008 23:48
Bu yolda baslangicda, sartlanma, aliskanlik, benligi mesgul eden ne varsa atilmadan ilerlenilmez…
SINIRSIZ ve SONSUZLUGUN yaninda ne kadar vasfini siralasan ne hükmün var ki?…
9 February 2008 10:22
Merhaba Mehmet Bey, az önce okyanusum sitesinde “vasıfsız eleman aranıyor” isimli makalenizi okudum.. Tutamadım kendimi aradan bir iki cümlemede msn de infoma yazdım sizden izin almadım hakkınızı helal edin..
Harika bir yazı …kendimi buldum.. gençligimde tasavvufun t sinden bile ürkerdim..taki onunla manası ile tanışana kadar.. sonra dediginiz gibi soyunmak gerektigini gördüm..üzerime yapışanlarsa, olaylar içinde alındı tek tek..gidenede gelenede eyvallah demenin yaşamı daha kolay kıldıgını canım yansada ögretti Allah ..son nefese kadar vasıfsız olarak girilen yolda, haddimizi bildirip, idrakıyla hazmıyla yaşamınıda nasip etsin inşallah..
Selam ve dua ile..
9 February 2008 17:28
Vasıflardan kurtulmak icin tek ve en büyük alim olan Allah’ın dilemesi şart.
Olayların akışı içinde nasibinizde varsa arınma gerçekleşiyor. Tabii ki dua yine en büyük silahımız. Hacda bunun en güzel öğretisini bizzat yaşıyor insanoğlu; kefeni temsil eden ihramını giyince… Cemaatla namazda da bu böyle… Bir arkadaşımın dediği gibi; bir toplulukta insanların şekline bakıp, benim vücut şeklim şu ani gibi değil de; bu şekillerden herhangı bırı de olabilirdi, diye tefekkür edip vücut elbisesinden soyunabilir belki insan….
Tek gerçeği yaşatsın Rabbim bize…
Mehmet ne mutlu size kavuştuk…
Yazınızı özlemle okudum…
Herkese hayırlı günler
9 February 2008 17:37
Sayın hocam
ellerinize ve yüregine sağlık
bizlere soyulup soyundurulmayı vasıfsız olarak çalışmayı nasip etsin
9 February 2008 23:53
Farkettim ki, hayat boyu bir takım vasıflar edinmeye çalışmışım. Yine farkettim ki hangi vasfı dişimle tırnağımla edindiysem bir şekilde benden alınmış ve ben her seferinde yine, yeniden hiçlik noktasına dönmüşüm. Bu dönüşleri kimi zaman ”düşüş” kimi zaman da ”çıkış” olarak algılamışım. Sonra yine farkettim ki o algılayışlar da vasıflı olmanın çabasıymış… Öyle bir hale gelmişim ki artık vasıflı ya da vasıfsız bir şey olmaktan korkar olmuşum. ”Battı balık yan gider;” der olmuşum… En sonunda metazori olarak, -hatta belki de ruhumun şarkısı bu olduğu için- rıza makamına gelmişim… Sonra o makamdan da çekinir olmuşum ola ki, bir vasıftır diye… Buralara gelen kim, getiren kim… Önemli mi ki?…
Sevgili Mehmet Doğramacı yine nefis bir yazı, iyi ki varsınız…
11 February 2008 10:45
Sayın Doğramacı,
Teşbihte hata olmaz.. yazınızdaki örneklerinizden anladım ki ;
O’nun yolunda yürümeyi dileyenlerin vasıfları; vasıfsızlık, bu birinci şart…
Ben bu yola girmek istiyorum, tüm vasıflarımdan vazgeçtim ya da vasıfsız biri oldum, demekle insan vasıfsız biri olamaz her halde… yoksa doğuştan mı vasıfsız olunuyor acaba ?..
Her neyse, nasıl vasıfsız olunur, vasıflardan nasıl arınılır bunlar ayrı detaylar…
O’nun yolunda yürümekten amaç, O’nu bilmek tanımak ise, bunun da şartı
“içeriye enfüsünüzdeki rasüle” demişsiniz. Lütfen bu konuyu biraz açar mısınız?
Sevgi ve saygılarımla…
16 February 2008 00:28
Allah razı olsun, “ENFÜSÜNDEKİ RASULE!” yönelmek cümlemize nasib olsun niyaz ederim.
Rabbülaleminin, Efendimiz AS.’a bildirmiş olduğu hakikâtleri hakkıyla anlama, değerlendirme yollarını bizlere açmasını dilerim; Biiznillah!!
Amin Amin Amin…
24 February 2008 12:06
Saim Kardeş’e, Allah (CC) zatı hakkında düşünmek, yorum yapmak tehlikeli degıl mıdır?. Biz kısıtlı 5 duyumuzla sınırlı idrakimizle sınırsız olanı nasıl tahayyul edıp yorum yapabiliriz?
Yanlışım varsa düzeltilmesini beklerim.
selam ve sevgiyle
24 February 2008 15:44
yok Yazmış:
24 Şubat 2008 12:06
“Saim Kardeş’e, Allah (CC) zatı hakkında düşünmek, yorum yapmak tehlikeli degıl mıdır?. Biz kısıtlı 5 duyumuzla sınırlı idrakimizle sınırsız olanı nasıl tahayyul edıp yorum yapabiliriz?Yanlışım varsa düzeltilmesini beklerim.selam ve sevgiyle”
Diye yazmışsınız… Bizden de selam ve sevgiler.. Öncelikle ilginiz ve sorunuz için teşekkür ederim.. Sorunuzu kapasitemiz yettiği kadarıyla cevaplayalım… Allah’ın ZAT’ı hakkında tefekkür etmek(düşünmek) tehlikeli değildir. Çünkü gerçekte Allah’ın ZAT’ı üzerine tefekkür etmek muhaldir, imkansızdır. Allah’ın ZAT’ını tefekkür ettiğini sanan, aslında Allah’ın ya sıfatlarını, ya da esmalarını tefekkür ediyordur. Çünkü tefekkür, Allah’ın Aliym sıfatından açığa çıkar. Aliym de sıfat mertebesindedir. Yani ZAT mertebesinde değil.. ZAT mertebesi AHADİYET mertebesidir, AHADİYET (ZAT mertebesinde) MUTLAK BİLİNMEZLİK -A’MA- MUTLAK KARANLIK (tam karşılığı değil ama, manayı açmak için yazalım: HİÇLİK HALİ) manasına gelir. Bu NOKTA’ya “ilim ilimden cehildir” denerek işaret edilmiştir.
Bu; ZAT ismini ağzınıza almayın, sıfat, esma, efalin ZAT’ın varlığı ile var olduğunu dile getirmeyin, ZAT’ın AHADİYET’ini söylemeyin, demek te değildir. Çünkü bunları yaptığınızda ALLAH’ın ZAT’ını tefekkür etmiş olmazsınız. ZAT’ı dile getirerek, diğerlerinin (sıfat, esma, efal) ZAT’tan olduğunu tefekkür etmiş olursunuz, ZAT’ı tefekkür değil… Biz de bunu yapmaya çalıştık…
Her ilmihalde Allah’ın ZAT’ı sıfatları sayılır, açıklanır. Allah’ın ZAT’ı mı tefekkür edilmiş olunur? Hayır!.. Allah’ın ZAT’ına ait olan sıfatlar tefekkür edilmiş olur. Şimdi bu tüm ilmihalleri yazanlar tehlikede midir? Hayır! Bizim yaptığımız da farklı bir şey değildir… İlmihaller yüzeysel açıklama yaparken, bizler nasibizdeki kadarıyla derinlemesine açıklamalar yapmaya çalışıyoruz…
Bu konuda HZ. Ebu Bekir’in söylediği çok güzel bir sözü var; biz de aslında onu demeye çalışıyoruz.
“Allah’ı idrak; Allah’ın idrak edilemeyeceğini idrak etmek demektir.”
Ama bilirsiniz ki gerçekleri kelimelere dökmek çok zor, çünkü kelimelerin gücü sınırlı.. Bundan doğan yanlış anlaşılmalar olabilir, yanlış anlatımlar olabilir, doğaldır. Ama inanın niyetimiz temizdir… (Kusurlarımızı, eksiklerimizi Allah affede…) Bundan çekinip tefekkürden vaz geçmemek gerekir. Tefekkür, düşünme, akletme biliyoruz ki, Allah’ın yapmamızı ısrarla emrettiği çalışmalardır…
Sizlerden bir ricam var dostlar!!! Sorularımızı kişiye değil de, isim vermeden herkese soralım. Katılım daha fazla olur, cevabı daha iyi bilenlere yazma imkânı verilir, hep soru sorulan kişinin zaman darlığı olabilir, soruları cevaplayamaz, yorulabilir…
AÇIKLAMALARIMDA ZAMAN ZAMAN CELALLİ HALLER GÖRÜLEBİLİYOR. TÜM DOSTLAR!… KUSURUMA BAKMAYIN, YAPIMA, SAMİMİYETİME VERİN. HAKKINIZI HELAL EDİN.
Sözü daha açıklayıcı olan; KAYNAĞA bırakıyor; ( http://www.ahmedhulusi.org/ )
Hatalar bizden, isabet kaynaktan…
Sevgi ve saygılarımı sunuyorum…
KAYNAK: AHMED HULUSİ
KİTAP: HZ. MUHAMMED’İN ALLAH’I
BÖLÜM: VAHDETİ “VÜCUD”MU, “ŞUHUD”MU?
ALLAH adıyla anılan’ın Zât’ı üzerine tefekkür etmeyiniz…
Bu ikazı yanlış anlamayalım!.. Tefekkür edilebilir ama siz etmeyiniz, denmek istenmiyor!…
Böyle bir tefekkür, muhaldir!..
Böyle bir tefekkür mutlaka hedefini şaşırır ve neticede yanlış noktaya ulaşırsınız!. Onun için de sakın böyle muhal bir işe girişerek zamanınızı boş yere harcamayın, denmek isteniyor.
Bunun niçin olamadığını çok basite indirilmiş bir misâl ile açıklamaya çalışalım…
Sizin çeşitli isimlerle anlatılan pek çok özellikleriniz vardır… Bu özellikler kime aittir?.. Elbette size!.. Peki siz kimsiniz?. Canlı, şuurlu, düşünebilen, dileyen ve gücünce de bu dileklerini kuvveden fiile, yani tasavvurdan tatbikata çıkarabilen bir terkipsiniz… Peki bu vasıflara sahip olan kişi kim?.. “Ben” diyeceksiniz… Nedir bu “ben” dediğiniz?..
İşte bu noktada, ister istemez geri dönmek zorundasınız!.. Nasıl lâstiğe bağlı bir nesneyi attığımız zaman, esnekliği kadar ileriye gidip, bir noktadan sonra geri dönerse; çeşitli özellikleri ile târif ettiğiniz «BEN»den sonra da tekrar onun özelliklerine geri dönmek zorunda kalırsınız.
Zirâ, ne zaman «BEN» kelimesiyle işaret ettiğiniz Zât’ınızı anlatmağa kalksanız, mutlaka, onu, gene bir özelliğiniz yani vasfınız ile anlatmak zorunda kalacaksınız ki, işte bu durum tasavvuf lisânıyla, zât mertebesinden sıfat mertebesine rücû etmektir.
Dolayısıyla, “ALLAH” adıyla anılanın ZÂTI üzerine tefekkür etmek muhaldir!………………………………………………………………
25 February 2008 14:17
ALLAH cc ZAT olmaktan da beridir, resmin ressami bilmesi anlamasi tefekkür etmesi imkansiz degil midir? O ancak kendini bildigi gibi bilir ve kendi olmaktan da münezzeh ve beridir!.. O herseyin DATA sidir!.. aciga cikmamis bilinmemis BILGIsidir!..(A:H):Nicin Data.