İş hariç evden dışarıya adım atmak içimden gelmiyor. Kimseyle görüşmek istemiyorum. Telefon edenleri de kısa cümlelerle geçiştiriyorum. Canım istemiyor, ne bir şeyler anlatmak ne de yeni tespitler sıralamak. Şu günlerde kendime sıkça sorduğum soru şu:
-Sahabe bizim gibi ayet- hadis çözümleyerek mi hakikate erdi? Veliler, Allah Ehli zatlar uzayı, gezegenleri, atomu matematiksel formüllerle irdeleyerek mi gerçeği buldu?..
Sıkılıyorum sorulardan. Cevaplar da bir o kadar alışılmış:
- Şekerim sende yeni idrak var mı? Neler düşünür, neler incelersin?..
- Var ben şunu şunu çözdüm… Şu hükmün şöyle demek istediğini fark ettim…
Bu kadar basit değil belki ama üç aşağı beş yukarı böyle. Çok bilmek, çok çözümlemek çok fazla yakiyn elde etmek mi acaba? Sanmam. O kadar ucuz olsa Koca Yunus şöyle demezdi:
DERVİŞLİK OLAYDI TAC İLE HIRKA / BİZ DE ALIR İDİK OTUZA KIRKA.
Hey Koca Yunus heeeeyyyy! Selam olsun sana!
…
Hafta başında yurtdışından aradılar. İstanbul’a yolu düşecek iki dost tanışmak, yüz yüze görüşmek istermiş. Uzaklardan geliyor olmasalar kabul etmezdim. Pek de hoşnut olmayan bir ruh hali ile “Buyurun görüşelim” dedim. Ama neyse, çıkmalıyım bu sıkıntı modundan. Misafirlere ayıp olmasın. Toparlanmalıyım. İnşallah üzerime biriken gerilimi yansıtmamayı başarırım.
Unutma hiç aynayı, putlaştırma insanı: Sözleştiğimiz üzere ikindi namazından sonra fıskiyeli havuzun oradaki çay bahçelerinden birinde buluşuyoruz. İki dostun gözlerindeki sevinci görebiliyorum. Kısa bir tanışmadan sonra tasavvuf yolunda neler yaptıklarını, ne gibi çalışmaları olduğunu soruyorum. Orta yaşlı olan Macit söze giriyor:
- Uzun yıllar klasik dini hayat yaşadım. İçimde doymayan bir şeyler vardı. Gurbette bu açlığı daha fazla duydum. Önce ana kaynaklara ulaşmam gerektiğine inandım. Arapçayı öğrendim.
- Niye Arapça?
- Kur’an Arapça, Hadisler Arapça. Tercümelerin hiçbiri bir diğerini tutmuyor. Anahtarı elime alıp kapıyı kendim açmak istedim.
Dinini öğrenmedeki azim ve gayretine doğrusu gıpta ediyor, ama takılmadan da edemiyorum:
- Kur’an Arapça değil ama!
- Doğru Kur’an Arapça değil; RABÇA! Efendimiz de Rabça konuştu. Hepimizin terkiplerine, Rablerine seslendi. Rabbani olanı böyle iletti.
- O halde niye Arapça öğrendin?
- Rabça okuyabilmek için!
- Helal olsun kardeşime diyor, gençler gibi çaaak deyip avucumu uzatıyorum. Biraz şaşırıyor bu rahat tavrıma, ama o da çakıyor elini.
Çaylar, salepler gelip giderken diğer dosta, İbrahim’e dönüyorum.
- Eee sen neler yaptın?
- Ben bilime meraklıyım. Devirmediğim ansiklopedi kalmadı. Uzaydan atoma, çiçekten toprağa, madenden petrole ne varsa su içer gibi inceledim.
- Sonuç?
- Gide gide yolum hep Tanrıya çıktı. Bir türlü kendime varamadım.
- Sonra?
- Sonra Uzakdoğu gizemciliğine yöneldim. Buda, Konfüçyüs okudum. Yogadan hipnoza, reikiden taoizme kadar ne varsa ilgilendim. Onlar da beni içimdeki Tanrıya götürdüler. Dışarıdakinden kurtulayım derken içeridekine esir düştüm.
O kadar samimi anlatıyor ki basıyoruz kahkahayı.
- Eeeee?
- Ben de Macit gibi Kur’anı, Hadisleri ve büyük mutasavvıfların eserlerini okurken yeni şeyler keşfettim.
- Neler mesela ?
- İç ve dışın bir olduğu. Hepsinin birden başka bir şey olmadığı.
- Uzakdoğu bilgileri işine yaramadı mı? Ya bilimsel doneler? Atom, uzay onlar noldu?
- Yaramaz mı? İnsan bilimsel olanla ezoterik olanı ve tasavvufu orta eksende; Muhammedi çizgide birleştirebilirse neler okuyor neler ?!
İbrahim iştiyakla anlatırken Macit bölüyor:
- İbrahim, biz kendimizi anlatmaya gelmedik hocamı dinleyelim. Asıl sırlar onda.
…
İnsanoğlunun karşıdakini putlaştırma eğilimi gene başını gösteriyor usulca. Bu tarzı hiç sevmiyorum. Hocaların, yazarların, düşünürlerin putlaştırılmasına, mürşid ya da Hak Ehli adı altında birilerinin göklere çıkarılmasına son günlerde iyiden iyiye deli oluyorum. İnsan neden put ihtiyacı duyar, anlamıyorum bir türlü. Sert çıksam ayıp olur. Ufaktan, alttan alarak gireceğim:
- Ben ve siz ayrı mıyız ki?
- Ama hocam siz…
- Ne var ki bizde?.. Hem içi dışı birleştirelim gayrı görmeyelim dedik hem de arkadaşını susturup hoca konuşsun demeye çalışıyorsun! Bu nasıl tezat. Hepimizde konuşan kim ki?..
- Ama biz uzaklardan geldik sizden istifade etmek isteriz. Bizden farklısınız!
Kendimi zor zaptediyorum sinirlenmemek için. Olayı bu dostlardan dışa doğru yayarak kısa bir tahlil yapacağım:
- İşte İslam Dünyasını mahveden bakış bu. “Siz farklısınız”. Önce siz farklısınız diye başlar, sonra karşıda insanüstü haller ararız, sonra tapınma türü hareketler. Birilerinin egoları şişer, şişer, şişer de gruplar, topluluklar oluşur. Ondan sonra da başlar hatada fazilet, yanlışta keramet arama eğilimleri. Sonra ne mi olur?
- Ne olur?
- İslam adına, din adına milyonları aşan PERDELİLER TOPLULUĞU!…
- Pekiyi ne yapalım?..
- İşte bunu konuşalım.
Hava serinliyor. Akşama da az kaldı. Ama moralim düzeldi. Bu dostlarla sohbet iyi geldi. Ama yolcuyu tutmak da olmaz. Kimseye zulmetme hakkımız yok. Önce vakit durumlarını sormalıyım.
- Vaktiniz ne kadar? Dönüş ne zaman?
- Uçağımız yarın akşam.
- Bugün sohbet için vaktiniz?
- Ucu açık. Sabaha kadar deyin sabaha kadar sizinleyiz.
- Ya nasip.
İyiden iyiye kendime geldim. Stres- gerilim kalmadı. Sohbetteki feyiz bu demek ki. Ruhum açıldı, gönlüm inşirah buldu. Muhammedî Edepten, Muhammedî Kulluktan bahis açacağız. Muhammedîlik tüm manaları bir görmek, cem etmek. Öyleyse zahiren de bir cem yapayım konuya girmeden.. Garsona sesleniyorum. Geliyor koşarak, buyurun diyor..
- Kaç çeşit meyve suyun var?
- Vişne, kayısı, şeftali, portakal, mandalina.. Kivi de var.
- Hepsini de karıştır, cem et ver bana. Siz de içersiniz?
- Eyvallah, diyorlar.
Meyve suları gelince devam ediyorum:
- Bakın dostlar! Bu yolda rehberler olur, ilim sahipleri olur, gönül ehli olur. Hepsi de güzel insanlardır. Ama şunu unutmayın; sonuçta hepsi de İNSANDIR!… Hepsi de BEŞERDİR. Kimsede üstün güçler aramayın. Kimsede etkin kuvveler vehmetmeyin. Karşıda aradıklarınızın hepsi sizdedir. Önünüze çıkanlar aynadan başka bir şey değildir.
Macit söze giriyor:
- Yani şunu diyorsunuz yanlış anlamadıysam; aynayı kutsallaştırmayın, bakın, seyredin kendinize çeki düzen verin.
- Aynen öyle.
İbrahim:
- Zaten Müslümanların kahir ekseriyeti dediğiniz gibi aynaları kutsamaktan kendilerini düzeltmeyi akıl edemediler. Bu da insan-tanrı şahsiyetler doğmasına sebep oldu.
Ama benim sormak istediğim şu; aynayı sevmek kötü mü? Tamamen sıfıra mı indirgeyelim? Mesela siz bir Vahdet Beyi seviyorsunuz. Onca Celaline rağmen, attığı fırçalara rağmen seviyorsunuz. Bu sevgi de putlaşma kapsamında mı?
Maşallah, bu İbrahim cesur çocuk. Ne güzel sordu. Açıyorum:
- Sevgi Haktan. Sevmek en büyük lütfu Rahmanın. Sevgide dozu ayarlamak mühim. Hem şahısları putlaştırmak sadece kendimize değil o şahıslara da zarar.
- Nasıl yani?
- Düşünsenize, etrafındakilerin hiç sorgulamadığı, her halinde “Ne güzel buyurdunuz efendim” dediği biri kendinde yanlış görebilir mi?
- Göremez.
- Bu onu nereye götürür?
- …….
- Allah muhafaza işte sonu kötü yerlere çıkıyor. Onun için rehber ya da ilim ehli arayışımızın put arayışına dönüşmemesine çok dikkat edin. Yoksa elbette birbirimizi seveceğiz. Hem de çok seveceğiz.
Onu görebilir miyiz? Akşam ezanı Eyüp Sultan minarelerinden kente yayılırken çay bahçesinden kalkıyoruz. Camiye yetişmek üzere hızlı adımlarla ilerlerken Macit fısıldıyor:
- Haddi aşmak saymazsanız, Vahdet Beyle tanışmak isterdik!
Bizimle irtibata geçen herkes Vahdet Beyi merak ediyor. Mübarek de merak edilmeyecek gibi değil ki. Değişik bir çekimi var. Sohbetine, dostluğuna dayanmak nasıl bir sabır ve sevgi ister ben bilirim. Ama illa tanışmak istiyorlar işte. Macit’e eğiliyorum cami kapısından girerken:
- Niyet hayır, akıbet hayır demiş büyükler. Namazı kılalım, Mevla neyler, neylerse güzel eyler!
İmam son günlerde yoğunlaştığım sureyi okuyor namazda:
LA UKSIMU Bİ HAZAL BELED. VE VALİDİN VE MA VELED!
Beled Suresi. Surenin tamamını çözmek haddimize değil ama içinde geçen bazı kavramlar sanki farklı sırlar saklıyor gibi. Ya nasip. Bakalım hangi mahalden seslenir Hak. Cevap nasılsa gelir ama sabır gerek.
…
Namazdan sonra türbe önünde dua ederken Vahdet Beyin evini arıyorum. Meşkûre Teyze çıkıyor telefona. “Hacıanne, Baba nerede acaba?” diye soruyorum ama teyze hiç görmediğim biçimde gergin:
- Görürsen bana da söyle olur mu? Hadi çocuğum iyi akşamlar!
Allah Allaaaah. Ya Huuu bugünlerde herkes mi gergin? Teyzenin hiç huyu değil bu. Demek iyice kızmış Vahdet Babaya. Bizimki cep kullanmaz ki cebini arasam. Ama bu gerginlik niye? Hadi ben toyluk ediyorum gerginleşiyorum da koskoca teyze niye gerilir?..
İbrahim astrolojiden de iyi anlıyor. Ona soruyorum:
- İbrahim havada bir şey mi var? Niye herkes gergin?
- Abi unuttunuz galiba bu akşam ay tutuluyor!
- Demeeee! Tamam şimdi oldu. Demek bende 3-4 gündür bundan sıkılıyormuşum.
Ay tutulması gecesi bir keresinde Vahdet Beyle onun “Sultanım” dediği zata, o eski tekkeye gitmiştik. Bu akşam kim bilir nerede. Bir delinin, bir de velinin hikmetinden sual olunmaz. Mübareğin ne zaman nerede olacağı da bilinmez ki. Dükkan henüz kapanmamıştır. Bir de çırağı aramalıyım. Çırak:
- Abi benden duymuş olma, denizi seyrederek ay tutulmasını yaşayacakmış. Boğazın Karadeniz çıkışına, bir arkadaşına gitti.
- Ver oğlum telefonu.
- Abi kızmasın bana!
- Sen ver, kızarsa bana kızar.
Numarayı alıp çeviriyorum. Yaşlı bir zat açıyor. Vahdet Babayı istiyorum. Geliyor. Selamladıktan sonra hal- hatır ediyorum. Biraz Celalli:
- Senden kurtuluş yok mu? Burada da mı buldun?
Nasılsa alışığım fırçaya. Yüzsüzlük edip devam ediyorum:
- Baba destur verirsen, bir çay içimi uğramak isterdik. Hem bak taaa yurtdışından gelmişler sizi tanımak için.
Sevgi; insanın yelkenlerini suya indirir. Yurtdışından senin için gelmişler deyince yumuşuyor. Gelenleri soruyor ve:
- Biraz uzak ama ben şu an Anadolu Feneri Köyündeyim. Boğazın en uç noktası burası. Eski bir akademisyen dostumla sohbet ederek ay tutulmasını seyredeceğiz. Baş başa olalım dedik ama senin gibi yapışkanlar varken ne mümkün!?..
…
İyi, kapı araladı demek. Telefonu kapatıp yola çıkıyoruz. Macit Türkiye’de rahat dolaşmak üzere bir araç kiralamış. TEM otoyolundan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yoluyla Yuşâ Tepesine gidiyoruz önce. Hz. Yuşâ (a.s.) türbesini ziyaret edip yatsıyı burada eda ediyoruz.
Sonra orman yolundan, önce Anadolu Kavağı sonra Anadolu Feneri’ne ulaşıyoruz. Ay gökyüzünde gülümsüyor. Mahcup gelinler gibi suratı biraz kırmızı bu gece. Tutulma saat: 02.30′da başlayacak. Tam tutulma sabaha yakın 05 gibi. Henüz vakit erken. Bakalım Vahdet Bey bu gece bize gönlünü ne kadar açar?
Akabe’ye Tırmanmak! Fenerin hemen yanındaki villanın zilini çalıyoruz. Bir delikanlı kapıyı açıyor:
- Hocamlar salondalar, lütfen buyurun!
Salona geçiyoruz. Bizim Vahdet Bey ve kır saçlı, gözlüklü, yaklaşık 70 yaşlarında bir zat yemekteler. Ellerini öpüyoruz. Sofraya tabaklar ilave ediliyor. Vahdet Bey bizi tanıştırıyor:
- Selman Hoca kadim dostum. İlahiyatta uzun yıllar Tefsir- Kur’an hocalığı yaptı, şimdi emekli.
Ben de Macit ve İbrahim’i onlara tanıştırıyorum. Yemekte genel olarak ülke siyasetinden, dünyadaki gelişmelerden söz açılıyor. Öncelikle dinlemeyi seçiyoruz. Selman Hocanın yaşına rağmen dinçliği, yüzünden akan nur gözlerden kaçmıyor. İlim ve hikmet yolunda çalışmanın manevi zindeliği olsa gerek! Çay için koltuklara geçerken Vahdet Bey:
- Arka bahçeye çıkın, etrafı seyredin biraz. Sonra sohbet ederiz.
Misafirlerle arka bahçeye çıkıyoruz. Manzara muhteşem. Bahçenin hemen altı denize dik inen kayalıklar. Bir nevi uçurum yani. Sağımız Samsun- Rize- Artvin’e kadar uzanan Karadeniz kıyıları. Tam burnumuzun ucu Karadeniz. Dosdoğru gitsek Rusya’nın Sivastopol limanına çıkar yolumuz. Solumuz Boğaziçi. Tam uç noktadayız. Dostlara diyorum:
- İyi bakın, herkese nasip olmaz bu şehir. Herkese nasip olmaz bu manzara.
İçeri döndüğümüzde sohbet açılıyor. Vahdet Bey bana takılarak başlıyor gene:
- İlim satmaya devam mı? Bu hafta çantanda neler var? Neler pazarlıyorsun?
Alıştım artık. Üslubu bu. Edeple söze giriyorum:
- Şu günlerde Beled Suresindeki bazı kavramalara takıldım. Ama muhterem hocamız burada iken benim Kur’an ve Tefsir konuşmam yakışık almaz.
Vahdet Bey kesiyor:
- Selman Hoca bir şey bilmez ki! O sadece Zahir bilir. Kabuk cilalar gibi ayetlerin zahirini anlattı yıllarca. Tefsir anlattı, Kur’an açıkladı ama hep kabukta kaldı. Korkma sen açıl, o bir şey bilmez!
Bunları koskoca bir zata, emekli bir akademisyene söylüyor. Bana dense çoktan köpürmüştüm. Selman Hocaya bakıyorum. Gülümsüyor. Hakiki ilim ehlinin ayrılmaz libasıdır tevazu. Bayılıyorum Selman Hocanın tevazuuna. Biraz duraksadıktan sonra Selman Hoca o büyük ilim erbabına has tavırla Hakkı teslim ediyor:
- Vahdet doğru söyler. Yıllarca öyle idik. Bir gram bal için bir kilo keçiboynuzu çiğnedik, çiğnettik. Ne zamanki bir kovanımız oldu, balımızı işte o zaman tattık. Vahdet bey kovanımızdır! Allah ondan razı olsun.
Beled Suresi 10 dan 17 ye kadar olan ayetleri okuyorum:
10. Onu (insanı) iki tepeye kılavuzladık.
11. Akabe’ye (sarp yokuşa) gözü kara olarak- tereddütsüz atılmadı (insan)
12. Akabe’yi sana bildiren ne? (bilir misin ne olduğunu?)
13. (O) Köle azad etmektir.
14. Yahut açlık anında yedirmektir
15. Yakınlık sahibi bir yetime
16. Yahut mertebe sahibi( toprağa düşmüş) bir miskine.
17. (Bütün bunlardan) sonra da iman eden, birbirlerine (B sırrınca) sabrı tavsiye eden ve (B sırrınca) merhamet’i tavsiye eden kimselerden olmaktır.
Biz bundan sonra dinliyoruz artık. Vahdet Bey ve Selman Hoca konuyu bakalım nasıl açacaklar? Vahdet bey Selman Hocaya yöneliyor:
- Hoca bu sarp yokuş nedir? Akabe dediği ne ayetin?
Selman Hoca:
- Ben konuşunca sen kabuk dersin.
- Yok demem zahirinden alıp anlatıver sen, biz de batınını düşünelim.
Hoca konuyu en baştan alıyor:
- Mekke işkencesinin arttığı günler. Medine’den 12 kişilik bir heyet geldi. Önce Rasulullah Efendimizin amcası Abbas’ı buldular. Ona mümin olmak istediklerini, Hz. Muhammed’i görmek istediklerini söylediler. Abbas onlara “Akabe kayalıklarının oraya gidin” dedi.
- Nerede Akabe, nasıl bir yer?
- Mekke’nin 3 km. dışında, Mina’ya yakın. Sarp bir geçit ve kayalıklar var. Ay ışığı altında orada buluştular Rasulullah ile.
- Sonra?
- Sonra iman ettiler. Abbas zorladı: “Yeğenimi garanti altına almadan size vermem. Ne teminat veriyorsunuz?” dedi. Onlar da “Rasülullah ne isterse veririz” dediler. Rasülullah; Allah’a, Rasülüne ve Ahiret gününe iman ile kendisini canlarından, mallarından, tüm sevdiklerinden aziz bilmeyi şart koştu onlara.
- Abbas ne dedi?
- Abbas ikna oldu. “Koruyabilecekseniz hazırlanın, yeğenim Medine’ye gelsin” dedi. Bu 12 kişiden sonra 70 kişi daha geldi Akabe’ye. Onlar da aynı teminatları verdiler. Daha sonra hicret başladı.
Vahdet bey bu kadar zahir bilgisinden sonra ortalığa soruyor:
- Tamam, işin tarihi kısmını anladık. Ama bu sarp yokuş ne?
Macit:
- Ayette Allah’ın insanı iki yola kılavuzladığı var. Ben bu iki yoldan birincisini; yani kolay olanını Klasik Dînî Yaşam, sarp yokuşu da Öze dönük, Hanif Din diye düşündüm.
Vahdet Bey Selman Hocaya takılıyor meyveler ikram edilirken:
- Bak hoca, duyar mısın? Neler buluyor çocuklar?
Selman Hoca edeple dinliyor. Edebini seveyim. Büyük zatların hali başka. İbrahim Akabe’yi yorumluyor:
- Sarp yokuş; insana ağır gelen yol. Bu da egoyu alt etmeyi, nefsi yenmeyi gerektiren yol. Sarp yokuşa tırmanmakla Tasavvufi din algısının kast edildiğini düşünüyorum. İnsan sarp yokuşa tırmanmaktan imtina etmiş. Demek ki hakikate yönelenler, bunu göze alanlar her devirde az olacaklar. Her adamın harcı değil bu iş.
Vahdet Bey meyveleri getiren yardımcı gence sesleniyor:
- Oğlum fona bir şeyler koy. Varsa Çağrı Film müziği, Ney resitali falan, koy işte şöyle sohbet ederken kulakların pası silinsin, gönlümüz yıkansın.
Karadenize açılan dev tankerlerin kornaları gecenin sessizliğini çimdiklerken İbrahim devam ediyor:
- Şakraları okurken öğrendim. İnsanın kuyruk sokumunda saklı bir enerji var. Nefs mertebelerinde yükseldikçe o enerji omurgadan; sarp bir yokuştan yukarıya doğru tırmanıyor. Ama yolu çok uzun. Kuyruk sokumundan beyne kadar uzun bir hat. Çok sarp geçitler aşıyor!
Vahdet Bey konunun hep İslami bilgi ekseninde kalmasında aşırı titizdir:
- Tamam, şakra konusunu geç hele. Anladık ki; sarp yokuş insanın beşeriyeti, nefsani yönü, dünyevi yönü imiş. Peki nasıl aşılacak?
Köleyi Azat Ettin mi? Sohbetin bu noktasında söze giriyorum:
- Nasıl aşılacağı ayetlerde var. Kur’an soru sormuşsa cevabı da verir.
Selman Hoca başını sallayarak dediklerimi onaylıyor. Ayetin devamında KÖLE AZADI diye bir kavram var. Nedir köle azadı diyerek ortalığa soruyorum. Selman Hoca:
- Ben o dönemdeki zenci kölelerin azadı diyeceğim ama Vahdet kızar. Kızmasa da siz konuyu o dönemden bu döneme, öze çektiniz. Hani çok da güzel ettiniz. Sizler devam edin.
Vahdet Bey:
- Sarp yokuş bizde ise köle de içimizde. Oradan düşünelim.
Macit:
- Köle, nefsin zincirlerine insafsızca terk ettiğimiz ruhumuz. Köle; egomuzun pranga vurmasına göz yumduğumuz aslımız; öz boyutumuz.
İbrahim:
- Köle bence kesret alemine yönelerek sesini kıstığımız, bastırdığımız Huuu’muz. HUviyetimiz! Asıl kimliğimiz. Hani “Ona Ruhumdan Üfledim” buyurdu ya, o üfürülen hakiki nefhayı beden kalıpları ile kısmamız kölelik!
Selman Hoca:
- Kölenin iradesi yok. Hürriyeti yok. Köle kimse tarafından muhatap alınmaz. İnsanın kendi insanlığını, Halifetullah Sırrını yaşaması için önce kendi kendini bulması gerek. Öz hürriyetini kazanması gerek!
Vahdet Bey:
- Bu da kayıtlardan, ön kabullerden, yargılardan, perdelerden sıyrılmakla mümkün.
Macit;
- Şartlanmalar, duygular, gelenekler kırılacak o zaman!
Hepimiz anlıyoruz ki sarp yokuşa yürümenin ilk şartı üzerimize ağırlığı çöken nefsten, egodan kurtulmak! Yargı perdelerinden, eski bilgilerden, peşin hükümlerden hızla uzaklaşmak. Sırtında tonlarca ağırlıkla yokuş tırmanmak olacak şey değil çünkü.
İyi ama, bu ağırlıklar nasıl atılacak?
Yetimi doyurmak! Selman Hoca ayetin devamında geçen YETİMİ DOYURMAK kavramını toplumsal hayatta muhtaçlara el atmak, özellikle yetim ve öksüzleri kollamak olarak açıyor.
Vahdet Bey:
- İşin bu yönü malum ve hepimizin üzerine borç. Yardımlaşma noktasında, dayanışma noktasında muhtaçlar, özellikle de yetimler önemli. İyi de içimizdeki yetim kim? Onu doyurmak ne?
Selman Hoca biraz ağlamaklı, titrek bir sesle:
- Yetimlerin en büyüğü Efendimiz (s.a.v.) değil mi?.. Oradan düşünseniz.
Evet yetimlerin en büyüğü Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz. O halde yetim kavramını da bir boyut olarak içimizde bulacağız. Ama nasıl?..
Macit:
- “Enfüsünüzden bir rasül” ayeti var.
İbrahim:
- Yetim kelimesi dürr-i yetim şeklinde en pahalı inci için de kullanılır. Muhammedi boyut bizde cevher olarak zaten var olan hakiki öz. Onu bulmak, onu açığa çıkarmak mesele.
Vahdet Bey:
- Hepsi güzel. Tamam da o boyut nasıl doyurulacak?.
Selman Hoca:
- Önce İman. Sağlam sarsılmaz bir iman. Sarp yokuşu aşmayı göze alan bir iman. Sonra Teslimiyet. Kadere rıza ve kayıtsız şartsız teslimiyet. Sonra İlim. Sonra Hikmet. Ve sonra Salih Ameller ile kulluğun hakkını vermek. Böyle yapılırsa Muhammedi boyut, yetim boyutu doyurulmuş olur inşallah.
Hay ağzına sağlık diyor keyifle Vahdet Bey ve ekliyor:
- Yetim kelimesinin ayette YAKINLIK ile gelmesini de unutmayın. Mukarrebliğe giden yol Muhammedi yaşamdan geçer. Muhammedi hal yaşandıkça yakınlık elde edilir.
Kahveler servis ediliyor. Vakit de bir hayli oldu. Yurtdışından gelen Macit ve İbrahim adeta cennete düşmüş gibi mutlular. Ben de günlerdir çözemediklerimin büyükler ve dostlar dilinden bir bir çorap söküğü gibi çözülmesine hayranım. Bir keyif ki sormayın.
Toprağa Düşmüş Miskine İkram: 16. ayet miskine yedirmekten bahsediyor. Miskin toprağa düşmüş kimse olarak vasfedilmiş. Hem toprağa düşmüş deniyor hem de mertebe sahibi deniyor. Buradaki miskini nasıl anlayacağız?
Miskin kelimesinin fıkıh ilmindeki tarifini veriyor Selman Hoca:
- Fakir de yoksul demek, Miskin de. Ama ikisi arasında ciddi fark şu: Fakir, gücü kuvveti yerinde olduğu, çalıştığı halde geçinemeyen. Miskin ise güç ve kudretten de düşmüş, çalışma- kazanma imkanı da olmayan. Artık ne bir sermayesi ne de kazanma ümidi olmayan.
Vahdet Bey:
- Miskin; Sekiyneden gelir. Sükûnet bulmuş, sükûnete ermiş anlamını da göz ardı etmeyelim.
İbrahim:
- Miskinlik bence HİÇLENME hali. İnsan hiçlenince yaşadığı durumun adı miskinlik.
Macit:
- Belki itiraz edeceksiniz, belki iddialı olacak ama Miskin bence Zat boyutu. İnsanın tutunacağı her şeyin bittiği, yerle bir olduğu, adının unvanının kalmadığı, toplumsal hiçbir vasfının kalmadığı, tam anlamıyla karanlıklara karıştığı, a’maiyyet yaşadığı hal; miskinlik!..
Vahdet Bey:
- Ooooooo! Nereden girdik nerelere geldik? Miskinlik; Kahhariyet gerçeği ile yüzleşenin, her şeyini bu uğurda vermesi, vere vere Ekberiyyetin zuhurunu kendinde hissedişi denebilir mi?. Malum ayette toprağa düşmüş miskin için bir de yüksek mertebeden bahsedilmiş. Bu da Macit’in söylemeye çekindiğini destekler gibi.
…
Selman Hoca tekbire giriyor. Mübarekte ses de o biçim hani. Hep birlikte tekbir alıyoruz:
ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER. LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VE LİLLAHİL HAMD.
Sonra salavata geçiyoruz.
ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMEDİNİN NEBİYYİN UMMIYYIN VE ALA ALİHİ VE SAHBİHİ VE SELLİM.
* * *
Hurma ve zemzemler ikram ediliyor.
Akabe’den girdik, köleyi konuştuk, yetimi konuştuk, miskini konuştuk nerelere geldik?
O kadar feyizli bir gece ki doyulacak gibi değil. Ama Vahdet bey ve Selman Hocanın programını bölmek olmaz. Zaten davet edilmeksizin geldik, sınırları zorlamadan müsaade isteyelim.
Selman Hoca Macit ve İbrahim’e bazı kitaplarını imzalayarak hediye ediyor. Kitapları arasında Tasavvuf Tarihi adlı bir eserin olmasına, Vahdet Beyin de Selman Hocaya hep Zahir Ehli demesine şaşıyorum. Kulağına eğilip:
- Hocam Vahdet Baba hep zahir ehli dedi size ama, sanıyorum bir yetiştirici zattan da beslendiniz değil mi?..
Hoca hafifçe gülümsüyor. Önce söylemek istemez gibi. Sonra açıklıyor:
- Bakma sen, vazifemiz icabı zahir ilimlerinde görev aldık ama çok küçük yaşta, 12 yaşımda medreseye giderken hocam aynı zamanda Batini yönü de olan bir Nakşi Mürşidi idi.
…
İçimden diyorum, “Öyle olmasa zaten bu kadar hal ehli, bu kadar tevazu ehli olamazdı.” Demek ki taa çocukluktan bu yana Muhammedi bir pınardan ab-ı hayat içmiş Selman Hoca.
Vahdet beyle vedalaşırken, Selman Hocanın elini sımsıkı tutup:
- Hocam, kardeşler yarın yolcu, onlara yol armağanı olarak hayatları boyunca hatırda tutacakları neler söylersiniz, diyorum.
Hoca tüm geceyi özetleyen sözlerden sonra şu sırrı veriyor:
- Sarp yokuşu aşmanın kestirme yolunu söyleyeyim size; Kâmil bir zatın elini tutun, ona gönül verin, ötesini düşünmeyin. Değil zorluk çekmek, zirveye nasıl geldiğinizi anlamazsınız bile… Aşk olsun, İlim olsun, Feyz olsun, Hayrlar feth olsun, Şerler def olsun, Gönüller ref olsun, Güzellikler sizi bulsun!
Yolunuz açık olsun!..
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
m_dogramaci@yahoo.com
| Kategori: Mehmet Doğramacı |
|
|

27 Şubat 2008 00:13
Beled suresi10.17
10. Onu (insanı) iki tepeye kılavuzladık.
11. Akabe’ye (sarp yokuşa) gözü kara olarak- tereddütsüz atılmadı (insan)
12. Akabe’yi sana bildiren ne? (bilir misin ne olduğunu?)
13. (O) Köle azad etmektir.
14. Yahut açlık anında yedirmektir
15. Yakınlık sahibi bir yetime
16. Yahut mertebe sahibi( toprağa düşmüş) bir miskine.
17. (Bütün bunlardan) sonra da iman eden, birbirlerine (B sırrınca) sabrı tavsiye eden ve (B sırrınca) merhamet’i tavsiye eden kimselerden olmaktır.
Mehmet Bey’in zevk ve ÖZlemle OKUmaya calistigim bu yazisina yorum getirmemin AY isigina perde cekmek gibi olacagini ve mehtabi seyretmenin zevkiyle mest olanlarin neşesini kaciracagim endişesini taşıyarak sadece bu rüya gibi yaşamin seyrinde aklıma üşüşen düşünceleri yansıtmayı yeğledim.
Yorum olarak saymayin lütfen!.. Sadece bir an Beled Suresinde geçen yer-zaman ve şahısların yaşadığı olayın sanki O insanı Ay ışığı altinda Karadeniz kıyısındaki yamacın sırtlarına yani Akabe sarp yokusundaki mevkiye yönlendirdik.
Oradaki iki tepeye;yani iki Muhtereme ki; Zahir ve Bâtın ilimlerini izhar ederler. Bu iki tepe ayni zamanda AKABE’dir. Nefslerinin etrafındaki duvarların tamamını yıkarak hürriyete kavuşturmuş,arınmış bilinçlerini İlmullah ile doyurmuş,İhlas Suresinin işaret ettiği; Dogmamis ve doğurmamişlığın idrakıyla ulaştıkları Yakin halinin getirisi Acziyet ile toprak bedenlerinde misafir olmalarına rağmen şuurlarında yaşadıkları Meskenet Hali ile…insan olmak isteyenlere özlerindeki sırrı ancak varlığa Sabır ile Şefkat ve Merhamet nazarıyla muamelede bulunmakla mümkün olabileceğini tavsiye ederler.
SELMAN HOCA gibi; Sarp yokuşu aşmanın kestirme yolunu söyleyeyim size;
Kâmil bir zatın elini tutun,ona gönül verin,ötesini düşünmeyin.Değil zorluk çekmek,zirveye nasıl geldiğinizi anlamazsınız bile! Aşk olsun,İlim olsun, Feyz olsun,Hayrlar feth olsun,Şerler def olsun,Gönüller ref olsun,Güzellikler sizi bulsun!Yolunuz açık olsun!…..
Derler!
Sarp yokuş bir Kâmilin elinden tutabilmektir.
Kâmil her yerde bulunmaz!
Kâmil herkese görünmez!
Görünse de Kâmili herkes tanimaz!
Tanınsa da herkes teslim olamaz!
Kâmil herkesi teslim almaz!
Teslim olmak icin şeksiz şüphesiz iman gerek.
Teslim olmak için sağlam bir YÜREK gerek.
Teslim olduktan sonra sonuna kadar SABIR gerek.
Terennümleriyle düşten uyandim…..
Gündüzünüz Güneş’li geceniz AY’lı olsun…
27 Şubat 2008 02:53
geçen günlerde bi yakınımın bebeği dünyaya geldi. O kadar güzel yaratmıştıki yaratan.. aynı süreci bende yaşamama rağmen bunun bir mucize olduğunu o zamanlar düşünememiştim belkide…ne büyük bi mucizeymiş insanın yaratılması..bunu şimdilerde daha derin tefekkür ediyorum galiba .hangimiz gözü kulagı vs olmayana birine ne yapabilirdiki…yada şiddetli bi fırtınada , sel de , yıldırım düşmesinde depremde ne yapabilirdik ki..hepimiz hiçiz ama bazı şeyler elimizde oldığu sürece benliğimiz , unutup hiçliğini , herşeyi benliğinden biliyor.güzelliğmiz , makamımız , çevremiz ,çocuklarımız,evimiz hep bizim gayretlerimizin sonucu oluyor sözde…elimizden kayıp gittiğinde ise kimimizin aklı başına geliyor(hatırlıyor hiçliğini) kimimizse hala o benliğin fısıltılarıyla isyan çukurlarına yuvarlanıyor.Benlikten arınmak.. Biraz çetin ve acı veren sarp yokuşa tırmanmak .. cesaret işi.her elinizi attıgınız ,tutunduğunuz taş(benliğimiz) belki kayalıklardan defalarca düşmeye,yıpranmaya,rezil olmaya sebep.bu yol uzun ve menzili çokmuş.hedefe varıldığında ise sarp yokuş yoktur artık yoldaki tüm engeller birer birer ortadan kalkkmışsa eğer..Yanımızda pusulamız kuran, muhammedi yaşam ve o yollardan daha önce geçmiş bir zat varsa bu sarp yokuşları aşmak daha kolay olsa gerek…
27 Şubat 2008 06:30
Sarp yokuşu aşmanın kestirme yolunu söyleyeyim size; Kâmil bir zatın elini tutun, ona gönül verin, ötesini düşünmeyin. Değil zorluk çekmek, zirveye nasıl geldiğinizi anlamazsınız bile… Aşk olsun, İlim olsun, Feyz olsun, Hayrlar feth olsun, Şerler def olsun, Gönüller ref olsun, Güzellikler sizi bulsun!
Yolunuz açık olsun!..sevgiyle muhabbetle…aynada hu yansıdı…
27 Şubat 2008 08:55
- Sarp yokuş; insana ağır gelen yol. Bu da egoyu alt etmeyi, nefsi yenmeyi gerektiren yol. Sarp yokuşa tırmanmakla Tasavvufi din algısının kast edildiğini düşünüyorum. İnsan sarp yokuşa tırmanmaktan imtina etmiş. Demek ki hakikate yönelenler, bunu göze alanlar her devirde az olacaklar. Her adamın harcı değil bu iş.
Nadirler evet…
Bunun için onlara hissedilen sevginin debisi yüksek oluyor.
Bazılarımızda amel etmenin,takip etmenin zorluğundan kaçınmak için,kendimizi bu sevgi ile avuturuz…
Aynı yokuşta arkasından takip ettiğin insana tapınacak kadar sevmeye gerek duymazsın…
Çünkü gerisinde de olsan sende o yokuşlarda ter dökmedesin…
Lakin ocak başından seyredersen…
27 Şubat 2008 15:43
Elinize gönlünüze sağlık…fazla söze ne hacet sadece HU diyebilirim…
27 Şubat 2008 17:37
İllâ HÛUU olsun; ALLAH razı olsun.. Selâm ve dua ile…
27 Şubat 2008 20:30
La Mevcuda illa HÛ!
27 Şubat 2008 21:57
“Hayri” Dost, yazıyı tahlil etmiş. KAMİL ZATIN özelliklerini açıklamış. Sağolsun.
“Ş.Y.” yaşadığı seyri açmış. “kenan” ve “dilerim” dostlar da güzel noktalara işaretleme yapmışlar. “h.tek” “e.e.ö” ve “Mehmet” dostlar haşyet ve hayret bildirmişler. Gördüğüm kadarıyla ve bana göre tabi.
Kanaatimce yorumlar YAZININ RUHNUNU AÇMAYA-İRDELEMEYE YÖNELİK OLMALI.
Böyle olursa; NE DEDİĞİNİZİ BİZ DE ANLAYALIM türünden talepler de karşılanmış olur.
Bu çerçevede okurlara, yorumcu dostlara bir istirhamımı arz etmek isterim:
VAHDET BEY- 12 nin ana mesajları neler?
Bunları tespit edip, ondan sonra açılımlar yapsak olur mu?
Sevgilerimle.
27 Şubat 2008 22:07
Edebin ve edeplinin hali bir başka, teşekkürler.
28 Şubat 2008 16:23
YAZININ BAŞI İLE SONUNDA TEZAT MI VAR?!
“Bu yolda rehberler olur, ilim sahipleri olur, gönül ehli olur. Hepsi de güzel insanlardir. Ama sunu unutmayin; sonuçta hepsi de INSANDIR!… Hepsi de BESERDIR.
Kimsede üstün güçler aramayin. Kimsede etkin kuvveler vehmetmeyin. Karsida aradiklarinizin hepsi sizdedir. Önünüze çikanlar aynadan baska bir sey degildir.”
paragrafıyla
“Sarp yokusu asmanin kestirme yolunu söyleyeyim size; Kâmil bir zatin elini tutun, ona gönül verin, ötesini düsünmeyin. Degil zorluk çekmek, zirveye nasil geldiginizi anlamazsiniz bile…”
BU İKİ PARAGRAF ARASINDA TEZAT YOK MU?
BAŞTA DEMİŞ; KİMSEYİ PUTLAŞTIRMAYIN, AYNADIR. SONDA BAĞLAMIŞ; KAMİL ZATA YÖNELİRSEN KOLAYLAŞIR!
Kamil Zata bağlanmak ile bir şahsı putlaştırmak arasında ince fark ne?
Ben anlamadım, anlayan varsa lütfen ben aydınlatasın?
Yazar kendi kendi ile çelişiyor mu?
29 Şubat 2008 02:34
10. Yorumda URYAN dostumuzun sorgulama icerikli yorumuna fikir beyan etmeden önce elzem gördügüm önemli bir konuya deginmek istiyorum. Hos görü, güzel görü ustalarindan birinin, zaman zaman meydana gelen alevli tartismalara su dökecek nitelikte olan “müsademe-i efkardan barika-i hakikat dogar“ sözünü yeni nesillerin anliyacagi sekliyle; “fikirlerin catismasindan hakikat simsegi dogar“ sözünü göz önünde bulundurarak olusan suni gerginliklerin önüne gecmis oluruz, bu söze ilave olarak sunuda ekleyebiliriz, evet fikirler catissin ama gönüller catismasin kalbler kirilmasin, cikan simsek canlari yakmasin, ihya etsin….
Uryan dostumuzun sorularina eminim sayin Dogramaci birinci agizdan cevap verebilecek kisidir, fakat sanirim kendiside kasitli olarak baska fikirlerin de inkisafi icin yorumculara firsat taniyor, Eger tahminim dogruysa haddim olmayarak sirasiyla anliyabildigim kadariyla sorularin yaniti degil de aynamdan yansiyanlari aksettirmeye calismak istiyorum…
Öncelikle farketmemiz gereken yazinin basindaki düsüncenin kaynagiyla sonundaki düsüncenin kaynagi ayni degil. Bastaki Mehmed beyin görüsüdür, sondaki ise Selman hocanin…… Hatta yazinin icine serpistirilmis degisik görüslere sahip birimlerin de adi gecmektedir….. Ama derseniz ki o isimler yazarin düsüncelerini yansitmak icin kullanilan sanal isimlerdir. O zaman biz de deriz ki eger söylediginiz dogruysa hepsi bir kaynaga aitse, o kaynagin farkli boyutsalliklarindan farkli fikirler aciga cikmis olamaz mi?, örnegim Kur’an’ı Kerim’dir. Tek ve mutlak bir varligin kendindeki sonsuz sinirsiz manalarini, farkli boyutsalliklari farkli kisilikler adi altinda izhar etmesi celiski midir?. Örnek; Resulullah “Ben de sizin gibi beserim, lakin bana ilahinizin vahid oldugu vahyediliyor“ diyor, yani bir taraftan ben de sizin gibi beserim derken diger taraftan varliginin VAHIDIYET mertebesinden oldugunu ifsa ediyor (ve gizli bir incelik te siz de benim gibi ayni hakikattensiniz demek istiyor)… bir baska yerde “kullugumla iftihar ederim“ derken, baska bir yerde “beni gören HAKKI görmüstür“ diyor. Celiski gibi görünenler irdelendiginde, derinliklerine inildiginde TEK bir hakikate, o hakikatin degisik boyutlarina isaret edildigi anlasiliyor… simdi bütün bunlardan sonra sayin Mehmet beyin yazisinin basindaki sözlerden en alttaki sözlerle tezat teskil etmeyecek sekilde ne anladin derseniz, deriz ki:
Mehmet beyin yazisi söyle basliyordu;
Bu yolda rehberler olur, ilim sahipleri olur, gönül ehli olur. Hepsi de güzel insanlardir. Ama sunu unutmayin; sonuçta hepsi de INSANDIR!…
Bundan anladigim; Rehberlerin rehberliginden istifade ederek kendinizdekini arayip bulun. İlim sahiblerinin ilminden istifade ederek kendinizi taniyin. Gönül ehlinin haliyle hallenerek siz de kendi gönül kabenizdeki yerinizi alin. Onlar INSAN dir, siz de bu sekilde INSAN olmaya calisin, eger böyle degil de onlari yüceltirken kendinizi alcaltirsaniz. onlarda var olupta sizde de var olanlari örtmüs, zulmetmis, küfretmis dolayisiyla onlari put edinmis olursunuz. Araba sevilip, oksanip, vitrinde saklanilmak icin icat edilmedi, yolculukta hizli ve rahat hedefe ulasilsin diye INSANligin hizmetine sunuldu…
Sorunun devaminda söyle diyor sevgili üryan;
“Kamil Zata bağlanmak ile bir şahsı putlaştırmak arasında ince fark ne?
Ben anlamadım, anlayan varsa lütfen ben aydınlatasın?
Yazar kendi kendi ile çelişiyor mu?”
Burda da deriz ki; Baglanmak fiili burda kayitlanmak, körü körüne teslim olmak, kayitsiz sartsiz tabi olmak diye degil de, ilmine deger vererek aydinlanmak, kayitsiz sartsiz önyargisiz objektif yaklasarak ilminden, tecribesinden istifade ederek, kamil olmaya calismak, ona köle olmak degil…
Bir kisiyi, ister alim olsun isterse cahil hic farketmez, ondan zahir olana bakarak kendimizle kiyasliyarak, kendimizde aciga cikmayip karsidakinden aciga cikmisina bakarak degerlendirirsek, kendimizden üstün görürsek onu otomatik olarak putlastirmis oluruz. Ama ayni hakikat ayni özellik ya da güzellik bende de var fakat ordan zahir olmus burdan olmamis ve hakikatte her aciga cikanin kökeni TEK olmasi hasebiyle alcaklik, yükseklik diye bir kavramin söz konusu olmadigi mutlak varliga aittir diye görürsek, putlardan arinmis oluruz aksi halde……………..
Uryan dostumuzun yazilarindan takib edebildigim kadariyla bu konulara asina oldugunu düsünüyorum, bizim de fikirlerimizin zahire cikmasina yardimci olmak gayesiyle sorduguna kesinlikle eminim…
29 Şubat 2008 03:19
KAMİL ZATA TESLİMİYET ile KİŞİLERİ PUTLAŞTIRMA arasında ne fark var diye sormuştum.
Konuyu paylaştığım bir arkadaş şunları yazmış. Ben faydalandım. Size de sunuyorum:
Merhaba Sevgili Uryan;
Önemli bir noktayı yakaladıgın için seni kutlarım, Allah razı olsun.
İlim öğretmensiz,zanaat ustasız,kurs hocasız olmuyorsa tasavvuf da rehbersiz; murşidsiz olmaz.
Sıkıntı; Murşid-Rehber-Yetiştirici kavramına yaklaşımdan doğuyor. Şöyle ki; bazıları bu unvanları kullanarak guya insan yetiştirme adına etrafında tapınanlar- köleler güruhu oluşturuyor. Ve bu insanların değil farklı noktaları görme, o kişinin çizgisi dışında beyin ve kalplerini kullanmaları dahi sözkonusu değil. Adeta kendi Rububiyetlerini unutup tamamen teslim olmuşlar. Ama buradaki teslimiyet TAKLİTÇİ TAKİP doğurmuş. Teslim olan ne genişliyor ne de nefs mertebelerinde ilerliyor. Zaten böyle bir tarzda etrafını köleleştiren zatın kamil olup olmadıgı da ayrı bir tartışma konusu.
Kamil Zata gelecek olursak. Tezat gibi görüneni daha da açmış oluruz.
- Kamil Zat; gönlü teslim alır ama ruha- zihne- bedene gunluk hayata ipotek koymaz.
- Sorulmadıkça söylemez.
- Kendine özel saygı, ayrıcalıklı muamele beklemez.
- Tevazuu ön plandadır.
- Soruldugunda dahi “Siz bilirsiniz çocuklar,bulursunuz bir çözüm” der. Çok ısrar edilince de önerilen teklifler arasından “şunu uygulasanız inşallah hayrolur” der.
Yani Kamil Zatla ilişki ne militarist usulde bir emir- komuta, ne de köle-efendi ilişkisi değil; gönül bağıdır.
Bir örnekle zannederim netleşecek:
Üstad Necip Fazıl’ın murşidi ABDULHAKIM ARVASI (KS) Hazretleri.
NFK kitabını getirdiginde okur-inceler ama hiçbir zaman “Şu cumleyi çıkart, şu eksik” demezmiş mübarek biliyor musunuz?
NFK,murşidinin yüz halinden, bakışından anlarmış nereyi değiştirmesi gerektiğini.
Hiçbir zaman NFK nın ruhuna ipotek koymamış Arvası merhum.
———
Peki böylesi zata gönül vermekle Sn. MD nin yazısında eleştirisi yapılan teslimiyet arasında ne fark var?
Bu zata teslim olan; Kendine dogru iç yolculuga çıkar. Ayna burada ona içini gösterir. O kişi aklını- gönlünü- mantıgını- ilmini kullanır. O zatın muhabbetinden doğan ilham ile çözümlemeler yapar.
———
Murid- Murşid ilşkisi hiçbir zaman ömurluk değildir.
Ömürlük olmamalıdır.
Bakın tarihe.
Olgunlaşan Yunus’a Taptuk “Sefere çık” der, yanından uzaklaştırır.
Şems’e kilitlenen Mevlana Şems’in ölümü ile belki sarsılır ama asıl Mevlana o ölümden sonra doğar.
Bu ilişki bir yetişme surecidir.
Yetişen olgun meyve bir gun düşer çarşıda yerini alır.
Olgunlaşmasına ragmen kopamaz yada koparılmazsa dalında çürümeye mahkumdur.
Bugun işte maalesef çoğu çevrelerde yapılan; çürük elmalar toplulugu oluşturmanın adı murid-murşid ilşkisi olmaktadır.
Kısacası;
Kamil Zat Boğaziçi’ni geçene kadar size yol tarif eden Kılavuz Kaptandır. Bunu yaparken dürbünunuze, pusulanıza,
dümeninize el koymaz. Sadece yönlendirir.
Boğaz çıkışına gelince de kendiliğinden gemiyi terk eder:))))
Böyle anladım.
Bilmem anlatabildim mi Uryan kardeşim?
30 Mart 2008 13:21
Sorulmadıkça söylemez.
- Kendine özel saygı, ayrıcalıklı muamele beklemez.
- Tevazuu ön plandadır.
- Soruldugunda dahi “Siz bilirsiniz çocuklar, bulursunuz bir çözüm” der. Çok ısrar edilince de önerilen teklifler arasından “şunu uygulasanız inşallah hayrolur” der.
selamun aleyküm kardeşlerim,
bir sorum olacak,
yukarıdaki alıntıladığım bölümde mürşidin kimliği anlatılmış, şimdi kişinin mürşidi bu özellikleri taşıyan ve de bize ayna olan herhangi biri midir?
yani hayatımızda böyle bir kişi var, ama mürşid olarak, kendisini mürşid olarak bilinmeyen, belirtilmeyen bir kişi, aslında anlatmak istediğim, tanınan bir mürşid değil bu zat.
yani bize gerçek manada mürşid olması için bu anlatılan özellikler dışında bize hayatımızda rehber olarak gördüğümüz herhangi ama özel bir kişi midir mürşid???