Reklam çubuğunu görmek istemiyorsanız ve daha hızlı olmak istiyorsanız lütfen bu adresimizi kullanın..

Vahdet Beyle Sohbet (10)

// 19 Eylül 2007

Ramazan-ı Şerifin ilk haftası… Orucun ilk demlerinde baş ağrısı ve gerilim normal ama bende galiba biraz daha fazla. Sebep çay düşkünlüğü. Gün boyu çay içememek, metabolizmamı alt üst ediyor.

Çoktandır turlamadığım tarihi yarımadaya, Eski(mez) İstanbul’a uzansam mı? Yorgunum. Hani şuracıkta bir yastık olsa iftar topu da uyaramaz beni. Ama ikindi üzeri ve sonrasında uyumak mekruh. Alemlerin Efendisi (s.a.v) uygun görmemiş. Kalkıp abdest alıyorum.

HIZIR’IN UĞRADIĞI CAMİ: İstanbul Üniversitesinin tarihi kapısı önündeki meydanda dolaşıyorum. İleride çınar altında eskiden Küllük denen bir çay bahçesi varmış. Kimler gelmezmiş ki oraya? Şairler, edipler, mütefekkirler bu gölgelikte açtıkları sohbetlerle kalplere cilâ çeker, idraklere şimşek çaktırırlarmış. O günlere yetişemesem de havasını teneffüs etmek bile güzel.

İkindi ezanı okunuyor Beyazıt Camiinden. Son yıllarda Cuma sonrası korsan gösterilerle adını duyuran bu camiin asıl işlevini belki çoğumuz bilmiyoruz. Burası kurra hoca efendilerin Camii. Kur’an nasıl insanın içine işler, onlar yaşatmış cemaate. İç avluyu geçip ön safa yakın bir yerde yerimi aldığımda Hafızlık İcazet merasimleri canlanıyor gözlerimde. Üst düzey Kur’an eğitimini bitiren Hafızlar, hilal şeklinde otururlar ve bir bir ders verirler hocalarına. Sonra Osmanlı usulü ile icazet takdimi yapılır.

Bu merasimlerde Abdurrahman Gürses Hoca öne oturur, simasından projektör gibi nur saçılırdı. Ya İsmail Biçer Hoca? Hafif esmer, yiğit yapılı bu zat Kur’an okuduğu zaman yanık gönüller kendinden geçerdi. İkisine de Fatihalar okuyorum.

Farza durmadan camiin bir özelliği daha geliyor aklıma. Hızır (as) genelde sabah namazlarını burada kılarmış. Kaç yaşlıdan dinledim Hızır’la görüşenleri. Gizemli bir edada görmüşçesine anlatırlar mübarekler. Hızır benimle de görüşür mü acaba? Aman neler söylüyorum, ben kiiiim Hızır’la görüşmek kiiiiim? Edebimi takınıp imama uyayım.

UYKU DÜŞMANI HAKİKAT: Camiin hemen arkasındaki Sahaflar Çarşısını dolaşacağım. Kitapların, fermanların, gravürlerin, levhaların seyri apayrı bir zevk… Bizimki buralarda mı acaba? Vahdet Beyden bahsediyorum. Ramazanı genelde yalnız geçirir. Pek çıkmaz insan içine. Ona göre Ramazan insanın kendisiyle hesaplaşma ayı. Onun için tesbihat ve zikri artırır, günün ağırlıklı kısmını evinde geçirir. Allah’tan ümit kesilmez, şöyle bir kapıdan başımı uzatayım, belki buradadır.

Masasının başında, koltuğa yaslanmış, gözlerini kısmış, yarı uyur gibi. Uyku ile arası iyi değil onun. Uyuduğunu sanmıyorum ama kim bilir hangi alemde şimdi?

Hakikat Ehli uykuyu sevmiyor. Hepsi gece kuşu. Pardon, neler diyorum yüce insanlar hakkında, destur Ya Huuu, kahve lakırdısı değil, büyük zatları konuşuyorsun oğlum kendine gel. Estağfirulllah. İçeri süzülüyor ve yüksek sesle selam veriyorum:

- Selamun Aleykum Erenler Huuuuuu!…

Yerinden doğrulup;

- Aleykum Selam da, karşında sağır yok efendi! Gırtlağına yazık, duyuyoruz, o kadar

yaşlanmadık.

Özlemişim mübareği. Sımsıkı sarılıyorum. Takılacağım:

- Uyuyorsun şu mekruh vakitte, şaşırdım yani.

- Sen işine bak çocuk, benim uyurken duyduklarımı, gözlerim kapalı gördüklerimi sen uyanıkken göremez, duyamazsın.

Masanın yanındaki tahta iskemleye ilişiyorum. Uyku ve gafletin Hakikat Ehlinden uzak oluşunu düşünüyorum. Geçenlerde okudum, şakraları açılanlardan düşüyormuş uyku. Gaflet onlara yanaşamıyormuş. Hakikat Ehli feyz noktalarını zaten açmış, uyuması ne mümkün?

- Eeee, ne iş, çoktandır yoksun ortalarda. Nereden esti?

- Sıkıldım biraz baba. Ortalıktan çekilmek istedim.

- Niye?

- Ne bileyim daraldım.

- “ Şöhret afettir ” diye az mı söyledim? Azıcık yazıya ara ver, çekil köşene diye az mı söyledim? Çok biliyorsun. Dinlemedin. Şöhret tatlı tabi…

- Yooo dinledim, az çekildim..

- Ben dedim diye değil, mutlaka bir sıkıntı yaşadın, ondan çekildin di mi?

Alem adam. Görüşmediğimiz dönemde yaşadıklarımı da biliyor. Uzaklık kime göre? Mesafe ve zaman kime göre? Benim gibi cahiller için, onun boyutunda bunlara yer yok. AN ı yaşıyor. ANda geçmişi, geleceği, şimdiyi cem ettiği için her şeyi duyuyor, biliyor, hissediyor!

ZALİM VE CAHİLE EMANET VERİLİR Mİ ? Çırağa sesleniyor: Oğlum al şu parayı, markete koş, 5-6 poşet kumanya kap gel. Çocuk derhal fırlıyor. İftara bir saatten az kaldı. Merak ediyorum poşetleri ne yapacak, ama sorsam şamar yerim şimdi. İyisi mi sabredeyim.

- Eee anlat bakalım, neler okur, neler düşünürsün?

Mini buzdolabından gülsuyu çıkarıp avucuma döküyor. Buz gibi gülsuyu ile ferahlıyor, kendime geliyorum.

- Bu aralar Şemseddin Yeşil’in eserlerine merak sardım. “ Maneviyyat Bağçesi ” ni bitirdim, “Varını Allah’a Sat ”, “ Zirve-i Tevhid ”e devam ediyorum. Bayıldım Şemseddin Hocaya.

Konuya ilgisiz duruyor. Sanki hiç haberi yok. Bir şeyler okumanın heyecanı, vecizeler yakalamanın sevinci ile atılıyorum:

- Bence bu kitapları siz de okuyun. Şemseddin Hoca çok başka.

- Neler buldun onda? Seni ne cezbetti ?

- Şeyyy. Bir kere İmam… Bunun için kendime yakın buldum.

- Başka?

- Başkaaaaa! Hah, bir de şu var, Allah ona çok lütufkâr davranmış.

- Dilini düzelt, ağzına biber sürmeyeyim! Allah insan değil, bazısına lütfedip bazısına kahretmez! Kahır da Lütuf da beşere göre! Sonra?..

- Yani şöyle, Şeriat boyutunun ilmi ve yaşamı, Tarikat boyutunun edebi ve aşkı, Hakikat boyutunun ufku ve sırrı, Marifet boyutunun idrak ve irfanı onda birleşmiş. İmamlık yapmış, gazete çıkarmış, vaazlar etmiş, yayıncılık yapmış, kitaplar telif etmiş. Yapılacak ne varsa yapmış.

Vahdet Bey gözlerimdeki ışıltıyı okuyor:

- Senin derdin Şemseddin Hoca değil. Sen özeniyor, kendini o farz edip, “Ahhh onun yerinde ben olacaktım” diye iç geçirerek heyecanlanıyorsun!

Doğru söze ne denir? Özenmedim desem yalan olur. Ben de öyle olsam fena mı olur?.. Vahdet bey hayallerime hançer sokuyor:

- Özenmek kolay da o halin yaşamı zordur. Dışarıdan zatların yaşamı yağ- bal görünür. Ama öze inersen uzun çile süreçleri ve yanışlar görürsün! Işık saçılan yerde ateş vardır oğul!

- Yapma Baba yaaaa. Nolur ben de olsam? Bana niye çok görüyorsun?

- Canım, olma diyen yok, ama şunu unutma beklentisi ve istekleri olan menzile varamaz! Kendinden geçen, yol alır!

Kırıldım. Konuşmayacağım. Dükkandan çıkıp gidesim var. Ne zaman bir şeye özensem, ne zaman güzel bir şey aktarsam, bozmak için elinden geleni ardına bırakmaz. Bütün moralimi sıfırladı. Anlatanda kabahat. Kendin oku, kimseye açma, niye açarsın ki? Hem niye geldim ki, otur evinde iftarını yap. Her sıkıntıda belayı üstüme kendim çekiyorum. Sonra da canım acıyor.

Çırak poşetler dolusu kumanya getirdi. Kim bilir ne yapacak? Sorulmaz ki. Susup bekleyeceğim. Çırağa sesleniyor:

- Oğlummm!

- Buyur baba!

- Arka tarafta eski albümler var ya, oradan kahverengi kaplı olanı getiriver çocuğum.

Çırağa anne gibi merhametli. Bana gelince kaplan kesilir. Hangi zata yanaşsam önce burnumu sürttü. Azıcık sevilmek benim de hakkım değil mi? Yok, saldırmadan duramaz. Bakalım ne getirecek çocuk? Eski bir fotoğraf albümü. Getirsin, bana ne?..

- Sil oğlum, tozunu al da, bu hırçın adama göster.

Çocuk albümü elime veriyor. Vahdet bey;

- İkinci sayfayı çevir, üstteki resme dikkatli bak!

Siyah beyaz bir kare. Hafif sararmış. Bir kitabevi. Yeşil Hoca ve Vahdet Bey kol kola. Samimi bir poz. 50 li yıllar olsa gerek. Bizim ki de genç hani, çakı gibi.

- İyi bak. Gördün mü?

- Samimiyet nereden ?

- Samimiyet neredenmiş? Lafa bak. Delirtme insanı. Samimiyet; Hakikate adanmışlıktan. Anlattığın kitapları birlikte hazırlardık yayına. Çoğunun redaktesini beraber yaptık. Adam gibi adamdı Yeşil Hoca. Tasavvuf dedikoducusu değil, Allah adamıydı anladın mı? Allah adamı!..

Mahcubiyetten mosmor dalak oldum. Açık tenlilerin kızarması da hiç saklanamaz. Kulaklarım, yanaklarım yanıyor. Vahdet beye arkadaşını anlatmışım meğer, ne acaip hale düştüm Allah’ım?

- Konuş şimdi, iftara az kaldı, Yeşil Hocadan sadra şifa bir şeyler aktar haydi.

- Estağfirullah haddime değil.

- Maşallah baştan ayağa edep kesildin. Uzatma da anlat.

- Yeşil Hocaya bir gün Avrupa’dan bir papaz gelir ve meşhur ayeti sorar: Allah emaneti göklere, dağlara, arza vermiş de kaçınmışlar. Ama insan kabul etmiş… Ayette insana ZALİM VE CAHİL deniyor. İnsan zalim ve cahilse emaneti niye verdi?..

- Papaz boş değil, ne demiş bizim Şemseddin Efendi?

- Şöyle demiş: Emanet zalim ve cahile verilir! Zalim ve cahil olmasa verilmezdi. Papaz aptallaşmış: Nasıl yani demiş. Hoca döktürmüş gönlünden taşanı: Halife görevi; nefsine karşı son derece zalim, hakikatin gayrısı bilgi ve hallere karşı son derece cahil kesilene verilir!..

- Süpeeeerrrr!.. Sonra nolmuş?

- Papaz; efendim çocuk edinmelisiniz, demiş. Şemseddin Hoca çocuklarım var, demiş.

Papaz :Öyle değil, yani bunları yazıya döküp tarihe vesika bırakmalısınız demiş. Öylelikle kitap yazmayı akletmiş Hoca.

- Yani bir papaz İslami sahada birer hazine olacak eserlerin doğuşuna vesile olmuş!

Allah’ın işine bak! Kimi neye vesile kılıyor?

HAYATIN KIYISINA SEFER: İyiden iyiye akşamın gri örtüsü çarşıya çekilirken dükkandan çıkıyoruz. Az ileride araca koyuyoruz poşetleri. Nereye diye soruyorum kontağı çevirirken. Cevaplıyor: Fatih Otlukbeli seferine çıkacak, Uzun Hasan üzerine yürüyecekmiş. Vezirlerden biri “Sultanım bu defa nereye?” diye sorma cüretinde bulunmuş. Fatih haykırmış: Kime sefer edeceğimi sakalımın bir kılı bilseydi onu keserdim!..

Hasbünallahhhh…İftara dakikalar kala çektiğime bak. Ben ne soruyoruuuum o ne diyoooor.

- Ya baba, ne tarafa gideceğiz, sormam suç mu?.. Yol kolaylaşsın.

- Sür sen, dönüşleri söylerim geldikçe.

La havle vela kuvvete mırıldanıyorum.

- Dualar ve Ayetler öfke kusan egoya kalkan olamaz! Okuyacaksan adam gibi oku, demez mi? Geldikçe geliyor üstüme ama dayanacağım. Ben susunca açıklıyor:

- Bu akşam seninle hayatın kıyısına sefer edeceğiz. Gemisini yüzdüremeyen, denizde çırpınan, bir şekilde yaşam mücadelesi verenleri seyredeceğiz. Çok sürecek, uykun gelirse eve dönebilirsin.

İyice çocuk yerine koydu. Kasap sevdiği deriyi yerden yere vurur, sözü de olmasa depresyondan patlayacağım ama Allah’tan bu söz söylenmiş.

Süleymaniye’nin arka sokaklarını geçiyoruz. Tahtakale’ye yakın yerler. Bakalım nereye çıkacak yol? Eski bir binanın önünde dur, diyor. Ezan okunmaya başladı. Dar merdivenlerden üst kata çıkıyoruz. Kapıda genç, orta yaşlı bir grup kalender insan karşılıyor bizi. Vahdet beyin elini öpüyor, bana da “Hoş gelmişsen Gurban” diyorlar.

Anlaşılan Doğu ve Güneydoğu kökenli dostlar bunlar. Onların Gurban hitabına da hastayım. Kurban; yakınlık, kurban; gariplik, kurban; teslimiyet demek. Yer sofrasına kuruluyoruz. Tarhana çorbası, bol salata, taze fasulye ve pilav. Özlemişim hormonsuz köy sebzelerini. Özlemişim kocaman tarhana tasına kaşık sallamayı.

Yemek sonrası akşamı tez canlı kılıyoruz. Hemen çay geliyor. Ağırlıkla hamallık, işportacılık, inşaat işleri yapan kardeşler bunlar. Burası da bir bekâr odası. Çay içerken İbni Abbas, İbni Hacer, Gazali gibi İslam Büyüklerinden bahsediyorlar. Ufak kütüphaneleri Arapça eserlerle dolu. İçlerinden biri bir kitap çekip okuyor. Eser Nuh Tufanını işliyor. Okuyup tercüme ediyorlar. Arapçalarına hayranım. Güya fakülte okuduk, onlar kadar bilmiyorum.

Vahdet bey birkaç temennide bulunup müsaade istiyor. Poşetlerden birini bırakıyoruz. Daire kapısından değil, ta sokaktan uğurluyorlar. Misafiri uğurlamak sevap. Annem öyle söyler. Yaşlı hali ile her gelenin ardından en az 7 adım sokağa çıkmayı ibadet sayar hala.

Sokaklar bomboş. Herkes iftar için çekilmiş, trafik rahatlamış. Vahdet beye dostların Arapçalarını takdirle zikrediyorum. O şöyle yaklaşıyor:

- Onların çoğu Arap kökenli. Mardin, Siirt, Bingöl’de çok Arap kardeşimiz var. Arap olmayanlar da oralarda medreseden almış bu ilmi.

DÜŞMÜŞE EL VER: Nereye diye sormayacağım artık. Önce Şehzadebaşına, oradan kemerleri geçip Unkapanına doğru ilerliyoruz. Yatsıya daha var. Görünen, Beyoğlu’na çıkacağız. Tedirgin oluyorum. Beyoğlu’nun gece yaşamına mı götürecek ne? Ama Ramazan; günahın tatile çıktığı ay. Götürse de buralarda hareketlilik yoktur. Cihangire direksiyon kırıyorum. Dar sokaklardan yokuş aşağı bir köşede durduruyor. Tarihi apartmanın en alt ziline basıyor. Kapı açılınca bodruma doğru iniyoruz.

Yaşlı bir hanım açıyor kapıyı. Yanında ufak bir kız çocuğu. Belki torunu, kim bilir. Vahdet bey poşeti verip hayırlı Ramazanlar diliyor. “ Bir acı kahvemizi içmez miydiniz? “ nezaketi gösterilse de kibarca izin alıyoruz. Bayanı bir yerlerden hatırlıyor gibiyim. Vahdet Bey:

- Bir dönem gazinoların bülbülü idi. Hayat bu, kimi yükselir, kimi düşer. Düştü, hastalıklar, ihanetler gördü. 3. sınıf yerlerden geçinmeye çabalar. Arada bir hatırını sorarız biz.

Anlamıyorum bu adamı. Girmediği alem yok. Hocalığı var, öğretim üyeliği yapmış, kitabevi var, sen gel Beyoğlu’nda eski sanatçı tanı! Pes yani. Hem karmaşık bir dünya sanat dünyası. Bize ne canım. Bunlar içimden geçerken aheste aheste anlatıyor:

- Fakir ve muhtaç için inanç, görüş, yaşam tarzı ayrımı yapılmaz evlat! Mazlum kim olursa olsun mazlumdur. Garip kim olursa olsun yardım ve ilgi insanlık borcumuzdur.

Taksime çıkıyoruz. Bir simit cafede soluklanmayı teklif ediyorum. Garson geliyor, daha adam ağzını açmadan çıkışıyorum:

- Bak kardeşim, çayın şu sallama çay denen saçmalıksa kalkar gideriz. Adam gibi demlik çayı ver bize.

- Bari dövseydin, diyor garson giderken. Senden öğrendim sertliği diyeceğim ama yakışmaz bana.

Çayları yudumluyoruz. Yatsıya az bir süre kala, Kasımpaşa tarafına iniyoruz. Hüsameddin Uşşaki (ks) Hazretlerinin mekanı burası. Büyük veli, Uşşaki Yolunun Piri H. Uşşakinin dergahında teravih kılacağız. Burası bir türbe. Vakıf mensupları ve musiki çalışan, sema eden gençler buranın mescidinde teravih kılıyor.

Hacı amcalardan biri ile sarmaş dolaş bizimki. Tanımadığı yok ki. Onlar sohbet ederken abdest tazeliyorum. Teravih, makam bilen imamların, güçlü hafızların ardında bir başka güzel. Her iki rekatta bir kasideler inletiyor mekanı.

SUR DİBİNDE HAYAT: Okmeydanı üzerinden Haliç köprüsüne doğru yol alıyoruz. Sokaklar canlanmış. Anlaşılan sur içine Topkapı istikametine gidiyoruz. Topkapıyı geçince ara sokaklara gir, diyor. Epey bir dolaştıktan sonra karanlık bir sur dibinde park ediyoruz. Hemen karşımızdaki duvarlara sesleniyor: Recaiii, İlhaannn, Haaaruunn çocuklar orda mısınız?…

3-5 çocuk koşup geliyor. Hepsinin dilinde baba hoş geldin, baba hoş geldin. Yıkık duvardan içeri geçiyoruz. Bir teneke içine ateş yakmışlar. İsli bir demlikte de çayları var. Küçük olanlar hemen poşetlere, bisküvilere saldırıyor. Ekip başı olan kabadayı kılıklı çıkışıyor onlara:

- Kesin lan! Geçin yerinize! Adam olun oğlum! Babamız gelmiş, sululuk istemez!

Hepsi etrafa ilişiyor. Biri çay dolduruyor. Bardaklara da tepsiye de bakılacak gibi değil. Nasıl içerim bilmem. Vahdet beye bakıyorum, bizimki çayın şekerini karıştırıyor. Allah’ım ne sınav bu böyle!.. İçiyorum. O içti ise içeceğiz. Hem şu yetim ve öksüzlerin kalbi kırılmasın da, varsın benim prensiplerim yıkılsın!… Vahdet Bey tatlı bir sohbet açıyor sokak çocuklarına. Sonra da tek tek soruyor:

- Tiner, bali yok di mi?.

- Ayıpsın baba, azaltıyoruz. Çoğumuz bıraktık.

- Kap kaç?

Liderleri atılıyor:

- Yapma baba! O işler yok. Sana söz verdik, sözümüzü yemeyiz. Hamallık ederiz, hurda alırız, kağıt toplarız ama haram yok! Di mi lan, konuşsanızaaaa!

Hepsi, hep bir ağızdan haram yok, diye onaylıyorlar. Kalkarken Vahdet Bey tek tek harçlık veriyor. Küçükleri öpüyor. Arabaya kadar gelip saygı ile uğurluyorlar.

EVLAT KURBANI BÜYÜKLER: Merkez Efendiye Fatihalar okuyup Zeytinburnu içlerine yöneliyoruz. Bir gecekondunun kapısını vuruyor. İçeriden belleri bükülmüş iki ihtiyar çıkıyor. Eve davet ediyorlar. Gözleri az gören, kulakları zor işiten bu insanların Ramazanını tebrik

ediyor, hediyelerini bırakıyoruz. Pamuk nine kahve içmeden salmam, diyor. Oturuyoruz.

Vahdet Bey hayatın sınav olduğundan bahis açıyor; evladı Nuh’a iman etmedi, bizimkiler aramamış çok mu, diyor. Anlaşılan ihtiyarların evlat sınavı var! Yaşlı adam; yaaaa, öyle, evet, güzel buyurdunuz diyerek onaylıyor anlatılanları, pek fazla konuşmuyor. Kahvelerimizi içip ayrılıyoruz. Çocukları yurtdışını mekan tutmuş. Anne babayı arayıp sormuyorlarmış. Sur dibinde anne- baba kurbanı çocuklar, sur dışında evlat kurbanı anne- babalar. İmtihan dünyası derler ya, öyle işte…

EKMEK TEKNELERİ: Zeytinburnu’dan Kumkapı sahiline uzanıyoruz. Balıkçı teknelerinin yoğunlaştığı yerde durduk. Gene hiçbir şey soramıyorum. Zora ki teslimiyet benimkisi. Biraz korku, biraz saygı karışımı. Sevgi de olmasa yürümez ama yapabildiğim kadar tâbiyim Vahdet Beye. İrili ufaklı tekneler bağlanmış iskele babalarına.

Biraz büyükçe olanına yaklaşıyoruz. Balıkçılar karşılıyor. Teknenin ortasında kocaman bir ocakta balıklar cızırdıyor. Spesiyal hazırlamışlar Vahdet Baba için. Uskumrudan palamuta, istavritten hamsiye, ve bir dizi adını bilmediğim deniz ürününden oluşan zengin bir menü. İri kıyılmış soğan göz yaşartmıyor. Sakarya havzasında yetişen tatlı soğana domatesler ekleniyor. Biz de meyve sularını diziyoruz. Balıkçılarla koyu demli bir muhabbet başlıyor.

Denizle iç içe bu insanlara gıpta etmişimdir. Teslimiyeti onlar bilir fırtınalı günlerde. Tevekkülü onlar yaşar dipten çıkacak rızkı beklerken. Rızayı onlar tadar, ağlar beklendiği kadar dolu gelmeyince. Her an yeni şe’nde buyurur ya ayette, her an değişen denizle yaşarlar ayetin sırrını. İliklerine kadar yaşarlar, kış geceleri sabaha yakın ağları çekerken.

Vahdet Bey onlara balık ağırlıklı bir sohbet açıyor. Yunus (as) dan girip Musa- Hızır (as) buluşmasında sepetten denize kaçan balığa kadar, neler anlatmıyor ki? Şu an konuştuklarını ben söylesem, kızar. “ Zahirde kalma Batına dal ” der. Ama şimdi düpedüz zahir anlatıyor. Yerine ve zamanına göre konuşmakta üstüne yok. Balıklar da fena değil hani. İştahımız açıldı ama tedirginim, yarın oruç zor geçer. Ciğerim yanarsa? Bunları düşünürken yanık sesli biri eski bir İstanbul türküsü tutturuyor: Gemilerde talim var / Bahriyeli yarim var / O da gitti sefere / Ne talihsiz başım var.

Sonra bir başkası naat-ı şerife giriyor. Hiç umar mısın, ne ses var eski tüfek balıkçı amcada:

Tomurcuklar açıyorken / Başaklar bağlanmışken / Titredim efendim / Seni andım dün gece

Bu bahçeler onundur / Bazen uğrar dediler / Bir gülün kokusunda / Seni duydum dün gece..

Çaylar içiliyor. Hava biraz daha serin şu an. Üşüyorum. Vahdet Bey bana dönüp;

- Geç içeri, az kestir, sabaha çok, hem daha yolumuz bitmedi.

Mahmurluğumu fark etti, dinlen dedi. Artık eve gitsek, bari sahuru çocuklarla yapsam istiyorum ama yol uzun dedi. Demek daha bitmiyor sefer. Bir battaniye çekip az kestiriyorum. Sallanan teknede, yıldızları seyrederek uyku, otel süitine değişmem hani. Dışarıda muhabbet gani. Bizimkine hiç yaşlı demezsin. Hazır asker her daim.

FENER, KAYALIKLAR, DENİZ VE SAHUR: Saat: 02.30 a gelirken uyandırılıyorum.

- Bizim çocuklar aradı. Bekliyorlar, kalk gidiyoruz.

Tekneden ayrılırken balıkçılar motorlarını çalıştırıp açılmaya hazırlanıyorlar. Sarayburnunu dönüp Karaköy sahil yolundan ilerliyoruz. Herhalde Boğazı boydan boya geçeriz bu gece diye düşünürken açıklıyor:

- Boğazın en ucunda bir köy var; Rumeli Feneri derler, bilir misin?

- Yeşilçamın kirlenmediği yıllarda Kadir İnanır ile Selma Güneri’nin başrol oynadığı bir filmden biliyorum, orası galiba?

- Evet, işte oraya gidiyoruz, dostlar bekliyor sahur için.

Normal bir sahur olacağını hiç sanmam. Öyle evde oturalım, sükûnet içinde sahur yapalım,

ne mümkün! Vahdet Beyin hayatında normal şey var mı ki? Hem normal kime göre? Delilikle Velilik arasındaki çizgi çok incedir, sözünün boşa söylenmediğini onu tanıyınca anladım.

Orman yolundan Rumeli Feneri köyüne giriyoruz. Köpekler aracın peşine takılıyor. Camı aralıyorum, yosun kokulu deniz havasına çamlardan yayılan reçine buğusu da eklenince nefes almak ayrı bir keyfe dönüşüyor. Önce ufak bir vadiye iniyor sonra yokuş tırmanıyoruz. Tepeye geldiğimizde Cenevizlerden kalma harabe hisar önümüzde. Karşımız göz alabildiğine Karadeniz. Üzerimize ışıltılı konfetiler atılıyor sanki milyarlarca yıldızın raksettiği gökyüzünden. Yanımız Boğaziçinin girişi. Farlar yansıyınca, hisarın öte yanından dostlar beliriyor. Birlikte taşlardan atlayıp Karadeniz’e meyilli yamaca geliyoruz. Yere hasır namazlıklar serilmiş, gazete kâğıtları üstüne sofralar açılmış.

- Cem Sofrası burası, çeşitli tarikatlardan dostlar burada. Her meşrepten kardeşimiz var şükürler olsun. Zikirlerle karşılayacağız seheri, hepiniz hoş geldiniz, safalar getirdiniz, muhabbetiniz, birliğiniz daim olsun, diyerek açılışı yapıyor Vahdet Bey.

Ufff beee, değme keyfime! Bir yandan ılık bal şerbeti ve sıcak sütler ikram ediliyor. Rüzgâra karşı sıcak içecekler de iyi geldi. Önce Nakşiler başlıyor. Ölüm Tefekkürü ve sessiz zikir… İhlasları, Salavatları, Fatihaları içimizden okuyoruz. Halka olduk yan yana, diz dize. Sonra Halvetiler. Hafif hareketli onların zikri. Ve ardından Kadiriler. Şimdi kıyam vakti, şimdi ayağa kalkma vakti. Huuu deyip dönüyor canlar. Halvetiler def çalıyor, Kadiriler haykırıyor, Uşşakiler sema ediyor, Nakşiler Huuuu sesleri ile geçiyor kendinden. Kayaları okşayan dalgaların sesini Boğaza giriş yapan dev tanker kornaları bölerken, semaya ilahiler yükseliyor bukle bukle… Zikir tamamlanınca diz çöküyoruz. Vahdet Bey bana:

- Burayı özetleyecek toparlayıcı birkaç şey söyle, diyor.

Onun yanında konuşamam. Dilim tutulur. Ukalalık olur. İyisi mi ilahi söyleyeyim. M.Sami Ramazanoğlu (ks) na ait şiiri, Mustafa Demirci bestelemiş. Gecenin manasına da uygun.

Didemiz giryân / Sinemiz Sûzân/ Ruhumuz hayrân / Halvetileriz biz

Sır ile seyrân / Şevk ile devrân / İderiz her an / Kadirileriz biz

Mahremiz zâre / Bülbülüz yâre / Hâriz ağyâre / Rifaileriz biz

Ölmeden öldük / Sonra dirildik / Uçmağa girdik / Mevlevileriz biz

Hayy ü Bâkiyiz/ Dost müştakıyız / Aşka sâkiyiz / Nakşibendiyiz biz.

Sami ko halkı / Ara bul Hakkı / Yoludur aşkı / Uşşakileriz biz

İlahiden sonra kısa sureler okunuyor. Önceden 41 Yasin, Vakıa, Mülk sureleri okunmuş, cüzler dağıtılmak suretiyle bir hatim bitirilmiş. Duasını yapıyoruz birlikte. Böyle bir mekan, böyle güzel dostlar ve böyle bir meclis. Çok az insana nasip olur herhalde. Sahuru hafif kahvaltılıklarla geçiştirip seher vaktinde okunan mukabeleye iştirak etmek ve sabah namazında yerimizi almak üzere köy camiinin yolunu tutarken Vahdet Beye;

- İyi ki varsın, nur ol sen diye fısıldıyorum.

- Bende bir şey yok! Şükrünü Allah’a, Sevgini Rasülullah’a yönelt, Salavat yaşamın olsun. O büyük insan, o muhteşem gönül dünyayı şereflendirmese ne hayatın, ne insanın bir manası olurdu. Ne varsa onda var! Onu çok sev!

Salavatlar, Tekbirler ve Zikirlerle koca çınarın altından camiye giriyoruz.

Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc

Meraklısına:

1- İ. Biçer Kur’an-ı Kerim, masada A. Gürses Hoca:http://www.youtube.com/watch?v=Frc1Q8e3mzE
2- M. Şemseddin Yeşil (ks) www.yesilhoca.com
3- H. Uşşaki (ks) http://www.ussaki.com/
4- Didemiz Giryan: http://www.youtube.com/watch?v=roBaEqy-M6I
5- Titredim Efendim: http://www.youtube.com/watch?v=_3s297jcVCI
6- İstanbul Camilerinin Ruhu: http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/selatin.html

Kategori: Mehmet Doğramacı

Bu Yazıyı yazdır Bu Yazıyı yazdır


(1) Yorum >> “Vahdet Beyle Sohbet (10)”

Bu yazı için yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden Geri izleme yapabilirsiniz.
  1. birol Yazmış:

    Slm. hocam.. Bizi yine bambaska alemlere doyumsuz zevklere gark eylediniz sükürler olsun, ilminiz hos olsun, ALLAh razi olsun!…


YORUMLAYIN


sufizmm

Yorumsuz Blog'un Yayın İlkeleri 'ndeki Yayın İlkeleri ve Yayın Şartları başlığı altındaki koşulları okudum.