Bazıları hayatı mutlak pasif bir ruh haliyle yaşarlar. Mutlak pasif ruh hâli: hayatı an be an, sadece şimdiye odaklanarak ve kendini akışa bırakarak yaşamaktır. Böyle yaşayan insanların geçmişlerine baktığınızda yoğun mücadeleler ve acılar bulursunuz mutlaka.
O noktaya dikensiz gül bahçelerinde soluklanarak gelinmez zira. Geçtikleri yol, hiç de düz ve kolay değildir. Engebelidir. Hiç umulmadık anlarda aşılmaz dağlar, köprüsüz ve dipsiz uçurumlar çıkar karşılarına. Bazen ayakları takılır düşerler ama mutlaka silkinip kalkarlar ve yollarına devam ederler..
Hatasız kullardan değildirler. Çoğumuzun düşünmeye bile cesaret edemediği hatalar düşmüştür kısmetlerine ve bu hatalarının bedelini mutlaka ödeyeceklerini hep bilmişlerdir. Öderler de…
Ama onlar hatalarından ötürü pes etmeyenlerdendirler. Her türlü hatadan ders almayı bilirler. Dahası, eğer derslerini almamışlarsa aynı hatayı yine yapacaklarını ve bu sefer daha da büyük bir bedel ödeyeceklerini de bilirler.
Hatalarının onlara kazandırdığı en büyük deneyim ise insanın her türlü hâli olduğudur. Dolayısıyla onlar, diğer insan kardeşlerine karşı içsel bir anlayış ve hoşgörü geliştirmişlerdir. (Bu, hiç öfkelenmedikleri, kırılmadıkları, üzülmedikleri anlamına da gelmez elbette.)
Değişkendir onlar. İklimler gibi, doğa gibi… İnsanlar ancak varsayımlarda bulunabilir onların atacakları adımlar için.
Dergâhların duvarında ‘’Ah teslimiyet!’’ yazan bir levha vardır. Bu insanlar o dergâhlara hiç gitmeseler de, o levhayı hiç görmeseler de kendiliğinden ‘’teslim’’ olmuş insanlardır. Mutlak pasif ruh hâli tam bir ‘’teslimiyet’’ hâlidir çünkü.
Onları, kâh neşeli kâh hüzünlü görürsünüz. Ama bunalımda asla. Çünkü bunalım, ‘’teslimiyet’’in girdiği kapıdan çıkar. İkisi aynı yerde barınamaz.
Neşe ve hüzün ise anın onların ruhlarındaki izdüşümlerdir. Anın getirilerine göre hüzünlenir veya neşelenirlerken bütünsel bir ‘’her şeyin olması gerektiği gibi olduğu ve ilahi düzen içinde mutlaka bir anlamı bulunduğu’’ içgörüsüyle huzurludurlar.
Evet evet, hiçbir dünyasal olayın bozamadığı bir huzur vardır onların kalbinde. Bunun için de bol bol, hatta her şey için ve sürekli şükrederler. Teslimiyet, huzur ve şükran yapışık kardeşlerdir çünkü.
Statü, kariyer, iktidar, vesaire dertleri de kalmamıştır artık onların. Çünkü ‘’teslimiyet’’ noktasına gelmeden önce hiçlik kuyusundan geçmişlerdir. Hayatın herhangi bir anında ellerindeki her şeyin yitip gideceğini bildikleri için hiçbir şeye bağımlı olmamayı, yapışıp kalmamayı da öğrenmişlerdir.
Hasta olduklarında gerekeni yapar ve şaşılası bir sabırla iyileşmeyi ya da ölümü beklerler. Nasılsa ikisi de birdir onlar için. İncitmemeyi öğrenme mücadelelerinde sürecin doğal bir uzantısı ve öteki uçtaki noktası incinmemeyi de öğrenivermişlerdir.
Düşmanları onlara zarar verebileceklerini zannederler. Ama hiçlik kuyusundan geçerek ‘’teslim’’ olmuş bir ruha asla zarar veremeyeceklerini anlayamazlar.
Tıpkı küçük bir çocuk gibi odaklandıkları herhangi bir konuya kendilerini vermişken gerektiği anda, ya da canları istediğinde bambaşka bir konuya geçerler. Hem de aynı bir önceki konuda olduğu gibi had safhada odaklanmış olarak.
Bu ruh hâlini onların tutarsızlığına verenler, eğer izlemeyi sürdürürlerse kaosun içinden farklı bir düzenin doğduğunu görürler.
Dilek Yaraş
www.yorumsuzblog.net.tc
dilekyaras@gmail.com
| Kategori: Dilek Yaraş |
|
|

30 Nisan 2008 06:12
Bulmuyorsun; sadece “vermeye” başladığını “buldum” sanıyorsun. Sevgi, aranarak bulunacak birşey değildir. Sevgi, “verilerek” yaşanacak haslettir. Sevgiden mahrum yaşayanlar, henüz özlerinden akan sevgiyi vermeye erememiş, “almak” peşinde olanlardır..
Duygu ve bencillik “virüsleri” beyinde hakimiyetini kaybettiğinde, “idrak” bazen daha sonra hatasını görebilir ve tövbeyle kişiyi huzura erdirir. Ancak “ego” bunu farkettiğinde, artık sonrasında da hükmünü yürütmeye çalışır ve kişinin bu güzel yanını ortadan kaldırmaya çabalar…
Bilgi sahiplerinin, bazı sırları açıklamaktan geri durmasının sebebi, o bilgilerin, idraki geliştirmek yerine, “egoya” kurban verilmesine imkân vermemektir..
30 Nisan 2008 12:53
Pak eyle gönül çeşmesini ta durulunca
Dik tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca
İnkarı ko dil testisini ol çeşmeye tuttur
Ol ab-ı safa bahş ola ta bu testi dolunca
Çün hak seni derban derhanesi etti
Dur kapıda gayrı koma ta anı anda bulunca
Sen çık aradan hanesini sahibine ver
Bi şek gelir Allah evine sen savulunca
Evvel koma kim sonra çıkarmak güç olur güç
Şeytan çerisi hane-i kalbe koyulunca
Çektin bu cihan içre nice mihnet ve zahmet
Ol piri huda mürşidi kamili bulunca
Ey La Mekan! Seni ben çok aradım çok
Sinemde mukim olducağın ta duyulunca…
Lâmekânî Hüseyin
30 Nisan 2008 13:19
Veren Allah ~ ~ ~ ~ `tir da ki hazzi yasayan bir Amaiyet; dunyaya at gozluguyle degil; yok gozuyle bakar Kenan.
~; Sistem!
30 Nisan 2008 15:45
AKLIN ŞEREFİ ve FAZİLETİ
Allahu Teala, aklı en güzel surette yarattı. Ona: “Gel” dedi; akıl geldi; “Git” dedi; gitti. Daha sonra şöyle buyurdu: “İzzetime ve Celalime yemin olsun ki, yarattıklarımın arasında senden daha güzel bir şey yaratmadım; ben seninle alır, seninle veririm; seninle hesap sorar, seninle cezalandırırım.148
Şu durum da bunu ispat etmektedir. Allah’ın (c.c.) kulları üzerinde hükmünü iki alanda toplayabiliriz; bunlar ilahi emirler ve yasaklardır. Bunların her ikisi de aklın varlığına bağlıdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“Ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz.”149
Ayet, akıl sahiplerine hitap etmektedir.
148 Aklın yaratılmasıyla ilgili bir hadis için bkz: Taberâni, Mu’cemu’l-Ev-sât, No: 1866 Mecma’uz-Zevâid, 8/1615; İbnu Adiy, el-Kamil, 6/269; Şevkâni el-Fevâidu’l-Mecmûa, Hatime, No: 47.
149 Mâide, 5/100; Talâk, 65/10.
Akıl kelime olarak, sağlam bağ manasına gelen ıkal kökünden türemiştir. Yine bu kelimeden türetilen “ma’kıl”, dağ başına yapılmış, sağlamlığından dolayı kimsenin ulaşamayacağı sağlam kale, müstahkem yer ve sığınak manasına gelmektedir.
İranlı bir hikmet ehline: “Akıllı kimseye niçin akıllı denilmiştir?” diye sorulunca, şöyle demiştir: “Akıllı kimsenin dört alameti vardır; onlarla akıllı olduğu anlaşılır. Bunlar şunlardır:
1- Kendisine zulüm edenin kusurunu affeder.
2- Kendisinden aşağı derecede olanlara karşı tevazu gösterir; kendinden yüksek derecedeki kimselere iyilik yapmak için yarışır.
3- Devamlı rabbini zikreder; sürekli ilimden bahseder ve sözün nerede fayda vereceğini iyi bilir.
4- Başına bir musibet geldiği zaman, Yüce Allah’a sığınır.
Cahilin de dört alameti bulunur, şunlardır:
1- İnsanlara zulüm ve haksızlık eder.
2- Kendinden aşağı olanlara kaba davranır, eziyet eder; büyüklere ve ileri gelen kimselere karşı kibirlenir.
3- Bilgisi olmadığı konularda konuşur;
4- Bir zorluğa düştüğü zaman kendini harap eder, bir hayır gördüğü zaman ondan yüz çevirir.
Hikmet: Said b. Cübeyr (rah) şöyle der: “İnsan için akıldan daha şerefli bir elbise görmedim. İlim sahibi kırılırsa ilim onu düzeltir; eğrilirse doğrultur, basit işlerle zelil olursa, şerefini korur, bir çukura düşerse oradan çıkarır, fakir düşse zenginleştirir.”
İnsanın en fazla muhtaç olduğu şey, akılla bir arada olan ilimdir
İMAM GAZALİ
30 Nisan 2008 16:34
Sevgili Dilek Yaraş ,
Belli ki bu yazdıklarınız ilmi biliş değil; halin dili.
Haliniz mubarek olsun .
Saygılar..
30 Nisan 2008 18:27
Sevgili Dostlar,
Sonsuz teslimiyet zordur.. her ne kadar lafı kolay olsa da..
hepimiz insanız duygularımz var, değer yargılarımız var..
Bunlardan bir anda soyunmak, çok zordur acı verir insana…
sevdiklerimiz var.. özlemlerimiz var.. candostlarımız var..
onlardan ayrılmak acı verir insana..
Sessiz sedasız köşenden, ancak içine akıtırsın;
acılarını…
gözyaşlarını…
hüzünlerini..
(……)
30 Nisan 2008 19:05
Selamlar ve hoşgeldiniz…
çok güzel bir yazı idi.. yüreğinize sağlık
* * *
o (…),
ahhh teslimiyet yazılarında;
HE in(iki gözlü HE dir)
iki gözü de kan rengidir …
ve kanlı gözyaşları tablonun en nihayetine dek akar..
o ahhhhhhhh
mürşid-i kamilin o makama nasıl geldiğini de anlatabilir….
kanlı bir yolun sonunda döktüğü gözyaşlarını eline tesbih……
postu altına seccade diye sermişlerdir..
ki neyin üstünde oturduğunu hiççççç unutmasın diye..
Allah bizi de teslim alsın inşallah ev aminn
sevgiler..
işte teslimiyet……..
1 Mayıs 2008 00:28
Üryan geldim yine üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eder
Benim can vermeğe dermanım mı var
***
Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var
***
Er isen erliğin meydana getir
Kadir Mevla’m noksanımı sen yetir
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür takatım mı var
***
Karac’oğlan der ki, ismim överler
Ağı oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye isnad ederler
Benim Hak’tan özge sevdiğim mi var
Karac’oğlan
4 Mayıs 2008 16:05
Her bilincin bir boyutu ve her boyutun kendine has fiilleri vardır belki. öylesine bir boyut ki bu, yaşanılası mı? yoksa düşünülmemesi mi daha doğru? siz yaşamış gibi yazmışsınız zaten, yüreğinize sağlık. teslimiyet böylesi haller için sudan çıkartılıp ta tekrar ona dönebilmek için ÇIRPINIP DURAN BALIK gibidir. yanı başlarında şırıl şırıl akan sulara varamamanın yorgunluğunu görürsünüz gözlerinde. bazen beni de al der gibi bakınıp dururlar, gururludurlar, masumdurlar, sessizce çırpınırlar bazen kimseler bilsin görsün istemezler, UTANGAÇTIRLAR, ağlamaklıdır gözler hep.
yeni okudukları her öğretiyi anlamak için bi çabaları vardır görmeyin ama nedendir bilinmez, unutmakla son bulur ve yine yeni öğretilerin peşisıra koşarlar. yaptıkları hataları hatırladıkça biraz daha bükülür boyunları. öte yanda halden hale girdikçe olgunlaştıklarının bilincindedirler. ve bu BİLİNÇ NE DERECE ARTAR BİLİNMEZ…