Reklam çubuğunu görmek istemiyorsanız ve daha hızlı olmak istiyorsanız lütfen bu adresimizi kullanın..

Sezgi (Intuition) 1. Bölüm

// 26 Mart 2008

“Büyük bir ormanın içerisinde kaybolmuş bir kör, sağda solda dolaşıp dururken ayağı takılır ve düşer. Düştüğü yeri yokladığında bir kötürümün üstüne düştüğünü anlar. Sonra aralarında konuşmaya başlarlar. Kör günlerdir ormandan çıkmaya çalıştığını ama bir çıkış yolu bulamadığını söyler. Kötürüm de aynı durumda olduğunu, kalkıp gidemediğini belirtir. Daha sonra kötürümün aklına şu gelir: ‘Sen, beni sırtına al, ben de sana nereden gideceğimizi söyleyeyim. Böylece ikimiz de rahatlıkla ormandan çıkabiliriz.’der.” (Dr. Zülfikar Özkan, Bilincin Gücü)..

Bu eski hikâyede kör aklın, kötürüm ise sezginin simgesidir. Bilim insanlarınca gerçekleştirilen her deney, araştırma ya da düşüncede akıl ön planda tutulmuş, sezginin gücüne ve kudretini fazlaca önem verilmemiştir. Ancak, zamanla özellikle son on yıldır, bilimin ürünleri olan güncel bilimsel teoriler, (hologram tekniği, kuantum teorisi, string teorisi gibi..) sezginin aklın yanı sıra bilinçlerden ortaya çıkmaya başladığının işaretleridir. Bu noktada, ünlü bilim insanı Albert Einstein’ın sezgiye dair sözü düşünen ve hakikatinin ne olduğunu bulmaya yönelen beyinler için “ilham” verici nitelik taşımaktadır: “Sezgisel Akıl (Intuitive Mind) kutsal bir armağan, Mantıksal Akıl (Rational Mind) ise sadık hizmetkârdır. Bizler hizmetkârı öven ve ‘kutsal armağanı’ unutan toplumlar yaratıyoruz.”

Fizik-madde boyutunda baktığımızda, beyin ve beyinin akıl fonksiyonu, “insan” adlı birim için çok önemlidir. “Akıl-zihin” diye adlandırdığımız beyin fonksiyonunun eş anlamına baktığımızda, bizi “hafıza-bellek” kelimelerinin işaret ettiği anlamlara yöneltir. “Akıl” bir bakıma “hafıza” dediğimiz; bilgileri toplama, depolama, anımsama diye adlandırdığımız sistem içerisinde çalışmaktadır. Bu bilgiler, veritabanımızda 5 duyu, genetik ve kozmik tesirler yoluyla kaydedilmekte, depolanmakta ve anımsanmaktadır. Bu şekildeki bir işleyişte beyne “yeni” olarak adlandırdığımız her fikir bu süreçlerden geçerek, bizde mevcut olanlar ile kıyaslanıp (analiz-sentez), etiketlenir. İşte bu işlemi gerçekleştiren beyinleri de bizler “akıl” fonksiyonunu kullanan birim olarak algılarız.

Bu konuda, “Mantıksal Akıl” hakkında Shakti Gawain, “Living in the Light” adlı kitabında bakın ne diyor: “Mantıksal akıl, bir bilgisayar gibidir. Bilgiyi işler ve bu bilgiye dayalı mantıksal sonuçlar çıkartır. Ancak, mantıksal akıl sınırlıdır. O, sadece kendisine ulaşan bilgi doğrultusunda işlem yapabilir. Bir başka deyişle, mantıksal akıl tüm yaşamımız boyunca edindiğimiz tecrübelere dayalı olarak işlem görür.”

“İnsan” adlı birim için “akıl” yadsınmayacak kadar önemli bir fonksiyondur. Ancak, yazar Gawain’in de açıklamasında olduğu gibi; “akıl” kişiyi bir bakıma da sınırlayan bir bilgi işletim sistemidir. Sadece edinilmiş bilgiyi en doğru şekilde işleyen bir mekanizmadır. Sınırlıdır bu yüzden!!! Ötesine geçemez!!!… Tıpkı bilim insanlarının görünenden, bilinenden yola çıkarak,“insan”lık için keşfettikleri ve yaptıkları tüm deney ve çalışmaların bir noktada sınırlı kalması gibi…

İşte bu noktada belki Einstein’ın dediği gibi bizlere bahşedilmiş, bu çok değerli armağanı, “akıl ile sınırlı insan” olmanın ötesinde tüm bu keşfedilmişliklerin, giz’li hazinelerin anahtarını belki de kullanmamızın vakti gelmiştir.

Bu anahtar, bu çok değerli armağanı anlamlaştırmada önce yine Gawain’in tanımlamasını okuyarak başlayalım: “Sezgisel Akıl, sonsuz bilgi erişimine sahiptir. Sezgisel Akıl, Mutlak Akıl’ın iliminin ve hikmetinin yansıtma mekanizmasıdır. Ayrıca ne zaman, neye ihtiyacımız olsa, Sezgisel Akıl ile edinilen bilgi bizlere ışık tutar. Eğer bizler, Mutlak Akıl’dan bize yansıyan bu sonsuz bilgi ve hikmetin bizlere rehber olmasına izin verirsek, o zaman göreceğiz ki; sonsuz sınırsız seyr etmekteyiz.”

Dr. Zülfikâr Özkân da “Bilincin Gücü” adlı kitabında “sezgi” hakkında şunları ifade etmektedir: “Sezgi, mantıklı adımlarla ilerlemez ve mantık yürütmez. Anında ve doğru olarak bilgiye ulaşır. Sezgi yolu ile edindiğimiz bilgiye beş duyu ile ulaşamayız. Sezgi, deneye dayalı bir yöntemle bilgi toplamaz. Sezgi, insanın bilincini sınırsız bir şekilde yükseltir.”

Tasavvuf ehli İmam Gazali’nin sezgi hakkındaki fikirlerini okuyalım: “İnsan bilgi yolunda duygulardan da akıldan da yaralanabilir. Ancak, bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini vermez. Zira, gerçek ve kesin bilgi “sezgi”yoluyla elde edilir. Bu bilgi türü insanın gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner.”

Buraya kadar ki bilgileri bir toplarlarsak… 5 duyu çerçevesinde değerlendirme yapan “insan” adlı birimin akıl fonksiyonu makro ve mikro kozmosta görünen ve algılanan bilindik evreni değerlendirmesi ile sınırlı kalırken, sezgi ile, aklın geldiği noktadan yani birimsellik noktasından (madde beden ya da “ruh” adlı mikrodalga beden) ilerleyerek, madde ötesi şuursal değerlendirme ile sınırsız, özden gelen bir akışla seyr söz konusu olabilmektedir.

Bu noktada, bilim insanları “sezgi”yi daha iyi anlamlandırmak için yine akıldan yardım alırlar ve bir diz deneyler yaparlar: Bunlardan bir tanesi rahibelerle birlikte gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda rahibelerin, tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 değişik bölgenin güçlendiğini yani aktive olduğunu görürler. Caudates çekirdeğinde çoğalan aktiviteler, aşık olma (koşulsuz sevgi-ilâhi aşk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoşnutluğunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop (daha detaylı bilgi için Nöroteoloji-Neurotheology” adlı yazıyı okuyabilirsiniz) Bir diğer deney ise, deneklere noktacıklardan oluşan motiflerin gösterilmesi ve 40 milisaniye sonra hangisinin bir objeyi gösterdiğini bulmalarının istenmesidir. Zaman kısıtlığından dolayı denekler sezgilerinden hareket ederler ve 20-30 motiften sonra verilen yanıtlar genelde doğrudur. Bu sezgisel hareketin beyin tomografisinden incelenmesi doğrultusunda nöronların en çok medial orbitofrontal kortekste etkin olduklarını gözlemlerler. Bu bölge göz boşluğunun üzerinde, alnın arkasında yer almaktadır.

Ancak, belki de farkına varılması gereken nokta; her ne kadar fiziki boyutta beyin, madde ötesi şuursal boyutu algılamamıza araç olsa da “sezgi”yi beynin belirli bölgelerinden yola çıkarak anlamlandırmak, “sezgi”yi anlamamızı sınırlamaktan öte gitmez. Bu düşünceden yola çıkarsak eğer acaba hiç düşündük mü?: Bethoveen, duyma yetisine sahip değilken nasıl bu kadar eşsiz müzik parçaları besteleyebilmiştir?, görme yetisi olmayan ressam Eşref Armağan, görmeden nasıl resim yapabilmektedir?… 5 duyunun ötesinde sınırlı bir frekans skalası içerisinde duyamayan ve göremeyen kişiler, nasıl bu kadar yaratıcı olabiliyorlar acaba? Bu gibi örnekler, bizleri akılın ötesi bir değerlendirmeye, sezgiye doğru yönlendirmiyor mu?

Bilim, hologram tekniği ile birlikte, evrenin aslının bir hologramdan ibaret olduğunu açıklamaktadırlar. Tıpkı tasavvuf ehli de bin yıllar öncesinden bu gerçeği “Alemlerin Aslı Hayâldir” diye ifade etmeleri gibi. Araştırmacı-yazar Ahmed Hulûsi de İnsan ve Sırları kitabının “Alemlerin Orijini Hayâldir” kısmında tam bu nokta da şöyle demektedir: “…Alemler tümüyle hayâlden başka bir şey değildir!..” demişlerdir. Bunu kavrayabilmek, tamamıyla bir «zevk» işidir. Yani sezgi yoluyla, bu gerçeği algılayıp, bunu yaşayabilme işidir…”

Sonuç olarak, insanın hakikatini tanımada aklın önemi büyük. Ancak, belki de akıl ile sınırlı birimler olmadığımızı da anlamanın zamanı gelmiştir.

AylinER
www.yorumsuzblog.net.tc

Arkadaşına gönder -EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Kategori: AylinER

Bu Yazıyı yazdır Bu Yazıyı yazdır


5 Yorum >> “Sezgi (Intuition) 1. Bölüm”

Bu yazı için yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden Geri izleme yapabilirsiniz.
  1. natilus Yazmış:

    “Var olan” her birimde yüzünü gösteren arı-duru, saf ve katkısız, isimsiz ve sıfatsız, henüz ne birimsel ne de evrensel olmayan Akıl’dır. Saf akıl yerine “som akıl” diyelim ona. (isimlendirme o kadar önemli değil, tanımlamaya dikkat etmek gerek.)

    “Som akıl” bazı renkler ve tadlar alır. Birimin kişisel özelliklerine göre; akıllı, akılsız, cimri, cömert, zekî, aptal, kurnaz, şaşkın ve benzeri sıfatlarla sıfatlanır. Fakat “akıl” her zaman “som”dur. O sıfatlar aklın sıfatları değil “bedenin” özellikleridir. Daha doğrusu “beyin”in çalışma kapasitesi”nin “aklın göstergesi” zannedilmesidir.
    Bundan sonrası “beyin” ile ilgili bir konudur. Beyin hangi yönde açılım yapıyorsa “akıl” o açılımla isimlendirilmeye mahkum olmuştur artık.

    Beyin geçmişe ve geleceğe “düşünce ve bilgi kanatlarıyla” uçabiliyorsa ve “hiçbir zaman şaşırmadan “şimdi” pistine iniş yapabiliyorsa “som aklın” ismi “ bilimsel sezgisel akıl” olur. Halbuki; bilimsel sezgi “som aklın” özelliği değil “beyinin özelliğidir”.

    Beyin geçmişe ve geleceğe “hayal ve bilgisizlik kanatlarıyla” uçuyorsa ve “şimdi pistine” tutarsız iddialarla iniyorsa “som aklın” ismi “tutarsız ütopik akıl” olur. Halbuki; tutarsız ütopyalar “som aklın” özelliği değil “beyinin” özelliğidir.

    Ve beyin “som akla” kendi etiketini vurarak fiziksel ölümle atomlarına kadar dağılır gider. Ve “som akıl” da zamansız boyutta “an” da kendisini etiketleyen “beyin” in hatırasını sonsuza kadar yansıtır.

    “Sezgisel akıl” ve ya “kör akıl” üzerine tekrar düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Aklın ve beyinin özelliklerini birbirinden ayırıp aklın her zaman “som” kaldığına inanmak istiyorum.
    “Beyin beyinden üstündür” ve bu kesindir. Fakat “akıl akıldan üstün değildir”. Fakat “üstün beyinlere üstün akıl” etiketi veriliyor.

    Aklın som olup olmadığına karar verebilmem için “beyinlerin yorumlarına” ve bu konuya yardımcı olacak “bilimsel yazılara ve çevirilere” ihtiyacım var.
    Yorum yapmak isteyenlere ve değerli Yazar’a şimdiden teşekkür ederim.


  2. kenan Yazmış:

    Rabbim!… Gerçekten sen bana Mülk’den verdin ve bana hadiselerin te’vilinden öğrettin… Semavat ve Arz’ın Fatırı!.. Dünya’da ve Ahiret’te Sen’sin Veliym… Müslim olarak beni vefat ettir ve beni salihlere kat!”


  3. metin Yazmış:

    Sezebilmek demek herhalde biraz da algılamak demek, her an akmakta olan sonsuz bilgi yayınından bir damlayı. Varlığın özündeki tek kare resimden bir esinti.

    Uzun süreler düşünerek çözemediğin bir konuyu bir anda yakalarsın ucundan. Bir şimşek çakar, parçalar, yerli yerine oturur birden. Sezmek herhalde özümüzdeki meleki boyutun dile gelmesidir bir an. Sezmek ‘dinlemek’ demek değil mi biraz?.

    Kuru düşünceye can katar sezmek. 1 asırlık yolu bir anda aldırır insana. An olur E=mc2 fısıldar insana, an olur çağlayan bir senfoni fısıldar kulakların ötesine.

    Yerçekimini yazmıştınız bir yazınızda. Evreni büken bu madde görüntüsünün etkileşimi eğer gravitonlar sağlanıyorsa ve tüm yapı benzer bir şekilde etkileşim halindeyse… Var mıdır o zaman acaba birimler arası bir farkındalık akışı?. Gün gelir de bulunur mu acaba dört kuvvetin Bir’i. Farkları kaldırmaya giden yolun ilk basamağında, acaba farkına varmak mıdır sezgi?.


  4. YAHCI VILLAGE Yazmış:

    “DÖNÜŞÜM - DEĞİŞİMİN” SON HALKASI!

    “Evrim” deyince kimilerinin sigortaları atar, kimilerinin ise yüzü güler. “En gelişmiş-modern!” dediğimiz ülkeler olsun, en “gelişmemiş-geri kalmış!” dediğimiz toplumlar olsun, bu konuda hep aynı yerde saymışlar ve kıyasıya çatışmış, tartışmışlardır.

    Üniversite ve kilisenin çatışmasını konu alan bir Amerikan filmini hatırlıyorum, “evrim” konusunda; Kendi İnciliNdeki ayetlere sözüm ona iman ettiğini sanan bir rahip ve üniversitede bilimin getirdiği en son yeniliklerle öğrencilerine evrimi anlatan profösör arasında sonu mahkemede biten bir filmdi.

    Papaz, dünya ve güneş yaratılmadan önce ilk yaradılışı 9 eylül saat 13:30 gibi gerçekleştiğini iddia ediyordu, sözüm ona İnciliNdeki sözüm ona ayete dayandırarak….
    Savunma avukatı gülümseyerek; “Eğer güneş ve dünya yaratılmamışsa, İncil nasıl olur da dünya ve güneş arası ilişkiden pay biçilerek, “Kabul edilmiş” tarihi ve saati verebilir,” diye sorunca, papazın ve dinleyenlerin bir anda imanları çalındı ellerinden! Zaten sözüm ona bir imandı…

    En güzeli; avukatın filmin son sahnesinde, üniversiteye ait bilim kitabı ile sözüm ona İncil’i yanyana koyarak çantasına yerleştirmesi oldu..

    “Bilim-ikan, iman ile izdivaç ettirilmeli ve evimİZin temeli bunu üzerine atılmalı”, diye düşünmüştüm, Kur’an ve Hz. Muhammed (a.s)’ın çapımızca kadar da olsa hakkı ile değerlendirilebilmesi için….

    Evrimin acaba sadece et-kemik-hücre yapıya, biyolojik yapıya ya da nebat veya madeni yapıya göre mi değelendirilmesi lazım? Yoksa, evrimi dönüşerek değişme-sübhan-ye dayalı bir şekilde “wave-frequency” yapıyı da içine alacak şekilde genişletmek mi lazım?…
    Sanırım; “genişletmemiz” lazım ve “dedi”-“kodu” ikilisine dayalı şekilde zihinlerde yer etmiş olan evrimi yazımın geri kalan, hatta hayatımın geri kalan kısmında “dönüşerek-değişim” olarak adlandırmak istiyorum.

    “Dönüşerek Değişim”, bilinen manada insanlıkdan milyonlarca yıl önce başlamış olduğu algılanmış olsa bile, “zamanüstü boyutlarda” başlamış olduğunu KABUL ETTİĞİMİZ bir mekanizmadır.

    “Din” ismi ile isimlendirdiğimiz kaynaklarda “TAKDİRİN” önce “Tahakkuk”un ise sonra olduğu veya en son tahakkuk edenin aslında ilk “Takdir” edilen olduğu şeklinde yaklaşımları içeren veriler bize ulaştırılmıştır, düşünelim üzerinde diye….

    Hatta bu konu, ayette apaçık bir şekilde “ahseni takvim-esfeli safilin” ikilisi ile dillendirilmiş, “data-wave ve molekül-hücre” yapısı dönüşümü ile anlatılmıştır anlayabildiğim kadarı ile..

    Hz. Muhammed (a.s) bu konuda insanlığın “Dönüşüm Değişim”inin son halkasının insan olmadığına işaret etmiştir, hem Fetih Suresinin başındaki ayetle hem de “Ölmeden Önce Ölünüz” derken bizlere…

    Anladığım kadarı ile iki türlü “Dönüşüm Değişim” var:

    Birincisi; herkesin bildiği ve tarih-kronoloji sırası ile takip edebildikleri yere kadar takip ettikleri ve kendilerince “molekül-hücre” insanda son bulan, ancak bana kalırsa “Ölümü Tadacaksınız” gerçeği ile bize bildirilmiş ve ölüm sonrası “dalga-beden” ve “nur” diye isimlendirilmiş “kuantsal” bedene değin devam eden ve “cennete rahmet ırmağında*(1) yıkanılıp girilecek” diye mecazla anlatılmış olan görünen-bilinen-vâad edilen “Dönüşüm Değişim”.

    Bir de görünmeyen-bilinmeyen ve yukarıda yaptığım sıralamayı henüz molekül-hücre yapısallığı içinde iken beyninde tamamlamış olan gizli “Dönüşüm Değişim”.
    “Ölmeden Önce Ölünüz”ün işaret ettiği, “Feth-i Nuran”i diye kodlanmış anlatım.
    Yine buradan yola çıkarak, hisettiğim o ki; “Dönüşüm Değişim”in son halkası “molekül-hücre” insan değil, “kuantsal bilincin” kendine açıldığı “kuant insan”dır.

    Belki de, Efendimiz Muhammed Mustafa (a.s), Regayip Gecesi ile başlayan bu oluşumu kendi ile beraber İnsanlık Projeksiyonunda yer buldurmuş ve “ÜMMETİM” dediği “bilinç-insanlara” bu hediyeyi bahşetmiştir.

    Ve O’ndan sonra “VELİ”lerde (bilinç insan), kuantsal şuur varlıkların kuvveleri, emirleri, oluşları açığa çıkmış ve eskiden MELEKLERİN yaptıkları işlevler, bu birimlerden açığa çıkmaya başlamıştır.

    “Dönüşüm Değişim” asla engellenemez!.

    Ya algılanıp değerlendirilir, ya da bunun getirisi ıskalanır birimlerce!.
    Enseyi karartmamak gerek. “Moleküler-hücre” bilincinde kitlenmiş insandan “kuantinsana gidiş, pek meşakkatli ve imkânsıza yakın olsa da, denememek için tek bir nedenimiz yok!. “Dedi”-“kodusuz düşünebilenlerimiz için.

    *(1) “Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yaprağı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir memba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebrail’e bunu sorduğumda dedi ki: ‘Şu Rahmet Nehri, şu da Allah (c.c.)’ın sana verdiği Kevser Havuzu’dur.’ Rahmet Nehri’nde yıkandım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutarak cennete girdim.


  5. kuant, hangi evrenin dalgaboyları Yazmış:

    Kuantsal şuur -kuant insan, kim biraz daha açar bu konuyu rica etsem?. Örnekleyerek lütfen.


YORUMLAYIN


sufizmm

Yorumsuz Blog'un Yayın İlkeleri 'ndeki Yayın İlkeleri ve Yayın Şartları başlığı altındaki koşulları okudum.