Çok tartışıldı, üzerinde çok sözler sarf edildi. Hala da sağlıklı bir zeminde incelenmiş değil.
Nedense yeni ortaya atılan fikirler konusunda lehte ve aleyhte iki ana kutup hemen belirginleşir. Orta yolu tutup, objektif kriterlerle değerlendirmek ise genelde aleyhte yaklaşanlarca safdillik, oyuna gelmek, şer güçlerin tezgâhına yem olmak diye nitelenir.
The Secret‘le açılan bakışa zaman zaman Günün Yorumu adı altında kısa değinilerde bulunduk. Üzerinde geniş bir tahlil yapmak içinse, henüz düşünce zemininin hazır olduğuna emin değildik..
Bugüne geldiğimizde konuyu ayet- hadis- evliya sözleri ve hatta atasözleri ile değerlendirmenin, en sonda da bizzat gözlemlediğimiz bazı oluşları açıklamanın faydalı olacağına inanıyoruz.
Hemen belirtelim ki biraz sonra okuyacaklarınız The Secret furyasına sıradan bir katılım niyetiyle kaleme alınmamıştır. The Secret’i dünyevi bağlamda; bankada para hayal etmek, düşüncesiyle olayları yaratmak, insan-tanrı konumuna yükselmek şeklinde görmediğimiz, bunlar için klavye başına geçmeyeceğimiz de malumunuz.
Başlıkla işaret etmeye çalıştığımız gibi, engin Kudret denizinden sahile vuran Secret incisinin ışıltılarına bakarak, mercan kayalıklarını, okyanusta mevcut oluşları seyretmeye çabalayacağız. Ara başlıklarla sohbet edelim ki uzun soluklu yazımız sizleri yormasın.
Kilit Nerede, Tıkanılan Nokta Ne? The Secret’in açığa vurduğu düşünce ve hayal gücü; tasavvufi tabirle VEHİM KUVVESİ konuşulurken en ciddi endişe; “Kaderi Allah’tan alıp insana yükleme” tedirginliği!.. Bu kaygıyı duyanlar, samimi bir imanın gereğini ortaya koyuyorlar hiç şüphesiz. Fakat unutulan nokta şu: ÖTEDE BİR TANRI YOK! ALLAH İSMİ İLE İŞARET EDİLEN; ÖTELERDEN EMİRLER YOLLAYAN BİR TANRI DEĞİL !..
İki ayrı yapı; varlık aleminde hiç var olmadı. Sadece O var! İki ayrı yapı zannıyla yaklaşıldığında; “Acaba insan tanrılaşıp, Allah kavramı çiğnenmek mi isteniyor ?” tedirginliği açığa çıkıyor! Kilidi nasıl açacağız peki?..
Elbette B Sırrı ile… “B-ende, B-enimle tasarruf eden Allah!” “Hükmünü, ana planını B-enim üzerimde aşama aşama açığa çıkaran Allah!” “Kendisinden bağımsız ve ayrı olmadığım, birlik hissettiğim Allah!”
Böyle yaklaşıldığında ikilik yavaş yavaş ortadan kalkacak, külli ve cüz’i irade ikilemi çözülecek, Tek Yapıdan yansıyan Tek İradenin bizden açığa çıkışını seyir başlayacaktır. The Secret; işte o seyre dair yakalanan küçük bir ipucu. Ehlinin gayet açık beyan ettiği gibi NOKTADAKİ KUDRETin kokusunu bilim yollu alanlar; sanki hazinenin tamamını bulmuş gibi Secret adıyla bunu insanlara sundular!
The Secret; var olan hazinenin olsa olsa damlasıdır ancak! Damladan deryayı seyretmek ise sadece bilimle değil, bazı özel çalışmaları, anlayışları, yaklaşımları hayata geçirmekle mümkün! En başında nasip işi!
Özetle; B Sırrı çerçevesinde yaklaşıldığında, koca bir deryadan sahile vuran balığın ağzındaki incidir Secret! Kilit; Şirk düşüncesinden çıkamayış, Anahtar; B Sırrı ile bakıştır!.. Secret bu çerçevede değerlendirilirse dua ve kudret okyanusuna yelken açılır.
Duanın Anlamı: Secret’i birazcık kenara koyup kendi kavramlarımızı yine kendi bilgi kaynaklarımızla değerlendirelim. Dua kelimesinin asıl anlamını düşündünüz mü hiç?..
DE-Â fiil kökünden mastar olan DUA: Davet demek. Hoş, “Davet de Arapça, az daha
Türkçeleştir” diyeceksiniz. Haklısınız. DAVET= ÇAĞRI= ÇEKİM !..
Zihnimizde lamba yandı mı?…
Çekim manasına hemen itiraz edilmesin diye bir misal verelim. Bir olaya sevindiniz diyelim. Ne yaparsınız? Dostları çağırır o sevinci paylaşırsınız değil mi?.. En azından samimi bulduklarınıza açarsınız. Yani sizden açığa çıkacak sevinç; etrafınızdakileri kendinize çekerek vücut bulur, daha bir anlam kazanır! Kaynak tabii ki sizsiniz! Çünkü; asıl cevher özünüzde. Bir başka yerde hiç olmadı o cevher! O halde ayet, hadis ve evliyaya ait sözlerle olayı biraz daha açalım.
Dua, Kudret ve Zuhur: Secret’le açılan manayı daha üst boyutlarda yansıtan İslami birikimi birlikte değerlendirelim:
“Ona ruhumdan üfledim!” (15/28- 21/91)
“Hoşça bak zatına kim; zübde-i alemsin sen
Merdum-i dide-i ekvan olan Ademsin sen” (Şeyh Galip)
“Kendini bilen; Rabbini bilir” (Hadis)
Üflenen ruh; Teke ait! Ayrı bir ruhumuz, bağımsız bir özümüz hiç var olmadı! (75/36) Zatımız; varlığın öz cevheri. Hatta kainatın gözbebeği demiş, sırrı çözen evliya. Rabbini bilmenin ana hareket noktası da kendimiz! Böylelikle ikilemi birazcık ortadan kaldırarak devam edelim.
1- “İNNEMEL A’MALU Bİ NNİYAAT” “ Ameller; B sırrınca niyetlere göredir!” (Hadis)
Kapalı duruyor, hadisi biraz daha açsak mı? Ameller; fiiller, eylemler, oluşlar, zuhura çıkışlar… B’nin işaret ettiği anlam ve oluşum doğrultusunda… Niyetlere; düşüncelere, hayallere, gayelere, amaçlara göre açığa çıkar, vücut bulur !..
Niyetin, gayenin, yola çıkarken zihinde taşınan yaklaşımın fiilin zuhurunda ne derece önemli olduğunu Secret söylemiyor, bizim Rasülümüz (sav) buyurmuş!..
2- “Ben kulumun zannı üzereyim. Şayet benim hakkımda hüsn-ü zan beslerse ben de ona öylece davranırım. Şayet sû-i zan beslerse ona göre karşılık veririm.” (Hadis-i Kudsi)
Ben diye konuşan ayrı bir varlık mı? Kim o?.. Benlik perdesini yırtıp kul olabildiğiniz takdirde fark edeceksiniz Ben diyeni! Sizde hükmünü dilediği gibi açığa çıkaran, kendisine sual sorulmayan Zatı! Gayet açık değil mi? Hüsn-ü Zanla, olumlu bakışla, iyi niyetle, pozitif tutumla yaklaşan için güzel gelişmeler… Su-i zanla, olumsuzluk ve negativite ile yaklaşana, acı ve ıstırap dolu zuhura çıkışlar…
3- “ Onlar kendi nefslerini (bakış açılarını- düşüncelerini- hallerini) değiştirmedikçe, Allah onlar hakkındaki hükmünü değiştirmez! ” (13/11) Değişim nereden start alıyor?.. Sizden… Sizden dediğimiz de yine sizden özge siz olanın dilemesi ile, düşündükleriniz ürüyor, gelişiyor ve çıkıyor karşınıza. Enfüs ile Afak ayrı yapılar olmadığı için, enfüste titreşenler; afakta şahsileşerek, fiile dönüşerek karşınıza geliyor!.. Geçmiş- gelecek ve zaman kaydında olduğumuz için, “Bu da nereden çıktı?” deyip hayret edebiliyoruz. AN kavramı ile düşünerek zamanı birleştirebilsek; oluşanın b-izimle, b-izden zuhurunu görecek ve etrafta ayrı-gayrı bir sorumlu aramayacağız.
4- “De ki: “Eğer duanız olmasa Rabbim (B sırrınca) size önem vermez/aldırmaz!…” (25/77)
Dua; enfüse yöneliş olduğu kadar afaka doğru çağrıdır! Terkibimizde olan manaların vücut bulmasında o kadar kıymetli ki; bu mekanizma olmasa, terkibimizi kullanmamız, Rububiyet boyutunu değerlendirmemiz mümkün değil. Dua ile çıkan manalar B sırrınca Rububiyet boyutunda değer buluyor.
5- Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin/beni çağırın, size icabet edeyim… (40/60) “Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim” (2-186)
Dua yaşandığı anda, istenene start verilmiştir! Kelebek etkisini hatırlayın, sizde oluşan en ufak bir hal, denize atılan taş misali tüm evreni titreştirir. Bu bilinçle duayı kullanabilen için Secret; son model aracıyla otobanda gidene nispetle bebeklerin elindeki oyuncak araba gibi kalır.
6- “DUA, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır. Ey Allâh’ın kulları, DUAYA SIMSIKI SARILINIZ!..”
“KADER’i ancak DUA değiştirir. Ömrü ise ancak iyilik uzatır. Şüphesiz ki kişi işlemiş olduğu günâh sebebiyle rızıktan mahrûm edilir.”
“KAZA’yı ancak DUA geri çevirir. Ömrü ise iyilik uzatır.”
“Tedbirin kadere faydası olmaz; DUA’nın ise gelmiş ve gelmemiş musîbetlere faydası vardır; şüphesiz ki belâ iner, DUA onu karşılar; ve kıyâmete kadar çarpışırlar.”
Hadisler son derece açık! Tabii, şunu biliyor ve mutlak surette iman ediyoruz; Dua edebilmek de, o dua ile kazayı çevirmek de, belayı karşılamak da yine Kader dahilinde, ana programımızda varsa mümkün! O zaman sorulacak; “Ben kaderimi nasıl okuyup, nasıl dua edeceğim?” Cevabı aşağıdaki maddede.
7- VERMEK İSTEMESE; İSTEMEK VERMEZDİ!.. Kabul etmeyeceği duayı ettirmez! Hepinizin bildiği bu tespitleri nasıl düşünelim?.. Kullandığımız bilgisayardan misal verirsem, anlaşılması kolaylaşacak. Bilgisayarınızda bir işletim sistemi ve sisteme uyumlu ana program var! Ana programa uymayan yan programları çalıştırmanız mümkün değil. Bilgisayarınızda programı yüklenmemiş, ama netten elinize ulaşmış bir dosyayı değil kullanmak açmanız dahi mümkün değil.
Ama bilgisayarınızda mevcut her programı yeterince kullandığınız da söylenemez. Ne yapacaksınız? Çalışacak, devam edecek, açıldığı kadar ileri giderek deneyimleyeceksiniz. Ehlullahın, HİMMET isteyene “GAYRET evladım” dediği şeyi; Kulluğu yapacaksınız. Buna devam ettikçe nasibiniz nispetinde açılacak. Açıldıkça; isteyebildiğiniz ölçüde verildiğini müşahede edeceksiniz.
Mühim bir soru; “Programımda olmayanın düşüncesi ya da hayali benim aklıma gelir mi?”
Gelir, ama yoğunlaşamazsınız. Gelmiş, sizde de o hayale karşı bir iştiyak belirmişse, tereddüt etmeden yönelin. Çünkü, yapınızda mevcut olmayana sizi yönelttirmez bile! Yöneliş ve yoğunlaşma var ise, önemseyin… Büyük liderlerin, büyük komutanların, büyük ideologların aynı zamanda büyük hayalperestler olduğunu biliyoruz değil mi?.. Fatih Sultan Mehmet’in çocukluğundan itibaren tahta hisarlar, boğaz maketleri ile oynayarak İstanbul Fethine hazırlandığını duymuş muydunuz? O halde?…
8- “Beni zikrettiğinizde sizi zikretmekteyim” (2-152) “Allah’ın bir kula verdiği en faziletli şey, ona ZİKRİNİ ilham etmesidir.” (Hadis) Beyinde mevcut kapasiteleri, mana olarak yüklü esmaları açma çalışması diyebileceğimiz zikir; insana verilmiş en harika anahtardır. Zikir yoluyla açılmayacak kapı yoktur. Yeter ki devam edilsin. Beni zikrettiğiniz anda bende sizi zikretmekteyim ilahi hitabı; enfüsünüzde bir talep oluştuğu anda; afakta da onun yansıması ve titreşimleri, geniş bir Kudret Okyanusunu dalgalandırır diye düşünülebilir mi?.. Eğer öyle ise elimizde ne muhteşem bir anahtardır zikir!…
… …
… … …
… … … …
Tüm bunlardan sonra doğacak soru şu:
- Kudreti izhar edecek, nasibimizde olanı yaşamımıza çekecek / açığa çıkaracak mekanizmayı nasıl kullanacağız?.. Nasıl davranır, hangi idraki kuşanırsak o sır gerçeklik kazanır?.. Nelerin neleri açtığını / çektiğini tespit edebilir miyiz?..
O sırrın açılmasında ince ayrıntı gibi görünen en temel unsuru, en can alıcı noktayı bilmek gerek. O nokta; bizim secret’ten ayrı düştüğümüz, secret’e katılmadığımız ama ondan çok daha zirve oluşumları açığa çıkaracağına inandığımız ana direk!..
Nasipse onu da haftaya konuşalım…
Haftaya: Birimsel Vehim Narından; Evrensel Vehim Nuruna!
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
m_dogramaci@yahoo.com
| Kategori: Mehmet Doğramacı |
|
|

19 Aralık 2007 00:59
Sessizce düşünen bir akıl cevaplara hızlıca ulaşacaktır…
Sistemi dikkatlice aşşağıdan yukarıya doğru süzenlerin ilk farkettikleri, değişmez kanunlarla sistemin işleyişidir.
Kolu, bacağı olmayan bir kişi bilirki ne yaparsa yapsın o kol, bacak günümüz teknolojisiyle asla yerine gelmeyecektir. Bu yüzden saçma hayaller peşine düşüpte kendini üzmez. O’nun yarattığı madde boyutu kendi kularlarından asla ödünde vermez.
Şimdi önce kendimizi tanımalı, sonra buna göre dileklerde bulunmalı, hatta bulunmamıza gerek bile yok bunun için çalışmalıyız.
“Armut piş ağzıma düş” yok bu sistemin kurallarında…
Evet… Oturduğumuz yerden hayaller kurup bunların gerçekleşeceğini sanmamız büyük bir saflıktır, amaç idealler edinip bunlar için aklımızla çözüm yolları arayıp, bunlar için çalışmamızdan geçer.
Çok severiz mistizimi, esrarengiz şeyleri, aalaaddin sihirli lanbasını, neden mi? Miskinizde o yüzden. Çalışmadan gelsin isteriz herşey, duydukya Secret’i dileyelim olsun.
Bilki içinden dileği dileyen o dur, ama sen çalışmazsan alsa ulaşamazsın o dileğe… Ama herzaman daha çalışkanı mutlaka vardır ve hazırdır o göreve…
Selam olsun onu anan yüreklere… sevgiyle yaşayın…
19 Aralık 2007 02:33
The Secret konusunda okudugum yazıların en dengeli,en ölçülü,en objektif olanı.
Ayrıca çok cesur bir yaklaşım. Başlık, hem o dengeyi çağrıştırıyor, hem de duanın kudretine okuyanı çekiyor.
Bir B Sırrıdır dillerde.
Onca kişiye sordum, net cevap veren Allah Kulu çıkmadı.
Yazarın ““B-ende, B-enimle tasarruf eden Allah!” “Hükmünü, ana planını B-enim üzerimde aşama aşama açığa çıkaran Allah!” “Kendisinden bağımsız ve ayrı olmadığım, birlik hissettiğim Allah!” söylemine hayran oldum. B sırrı ancak bu kadar cesaretli ve sade açıklanabilirdi.
Serinin devamını merakla bekliyorum.
Bu yazının NESRİN DABAĞLAR’ın yazısı ile birlikte okunması çok fayda sağlar kanımca.
Tebrikler.
19 Aralık 2007 03:52
Geçtiğimiz yıl çok ünlü bir ilahiyatçı (din felsefesi uzmanı) davet edildiği bir tv programında Resulullah’ın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için hintli bir bilgenin ona dair bir sözünü aktarmak gereğini duymuştu. Bilirsiniz ilahiyatçılar bir yığın kitabi bilgiyle doludurlar. Sevmeleri de yermeleri de hep kitaplardan yaptıkları alıntılar yoluyladır. Bu zat-ı muhterem de öyle yaptı ve nirvanaya ulaşan bir hintlinin, ‘Muhammed oraya vardığı halde geriye dönüp halkla bir arada ve onlara da hakikati göstermeye çalışacak kadar fedakar olduğu için büyüktü’ anlamına gelen sözlerini aktardı.
Değerli Mehmet Doğramacı’nın yazısını okuduktan sonra belki konunun açılımına bir katkısı olur ve ilim paylaştıkça çoğalır düşüncesiyle bu konuda zihnime düşenleri yazma ihtiyacı hissettim. Bugün Secret’ı eline geçiren biz modernler var gücümüzle daha iyi yaşam koşullarına sahip olabilmek için düşüncelerimizi bir noktada yoğunlaştırıyoruz. Yeni bir araba, yeni bir ev, daha yüksek standartlar vesaire…
EN azından Secret’a inananlarımız böyle yapıyor. Rab’leri de onları zanlarıyla ağırlıyor. Peki, Kudret denizinin bir damlası ’secret’ı çok iyi bilen resuller bu sırrı neden çocukları, eşleri ve akrabalarının mutlu bir hayat sürmeleri için kullanmadılar? Bildiğimiz Tarihin başından beri hiç bir resul bunu yapmadı. Bunu yapmamasının nedeni dünyayı ve dünya nimetlerini hor görmeleri miydi? Öldükten sonra gidecekleri yeni yerlerinde bu dünyada yaşamaktan kendilerini alıkoydukları nimetleri orada mı değerlendireceklerdi? Anlayabildiğim kadarıyla Resuller ve nebiler yaşadıkları miraçlar sonucunda herşeyin özüne bir daha gayrıyı görmemek ve gayrıyı bilmemek üzere karışıyorlar. Özün özüne yani… Bir daha gayrıyı bilmeyenin ise nirvanaya ulaşanın sandığı gibi geri dönmeme lüksü kalmaz zannımca. Çünkü artık onun için benim gözümden akan yaş ile kendi gözünden akan yaşın ayrımı kalmaz. Onun için risalet hiç bir resule ‘komşusu açken tok yatma’ lüksü vermez. ‘Komşusu açken tok yatan BİZden değildir’ denir bu nedenle bir Hadis’i şerifte. Dicle’nin kıyısında bir kurt bir kuzuyu yese sorumlu olur onlar, çünkü dünya bedenleri külli varlığın kurbanı olmuştur. Bu kurban aşka alınmıştır. Bu nedenle resuller kovulurlar, itilirler, sürgün edilirler, aç bırakılırlar, aileleri katledilir, çarmıha gerilirler ancak onlar bir an dahi Secret’ı birim benlikleri için kullanmazlar.
Onlar içlerinde kainatı taşımak ne demek hakikatıyla görmüşlerdir. Daha güzel evler, daha alımlı eşler, daha büyük zenginlikler istemenin resuller nazarında yeri belki de çocukların oyuncaklarla oylanmasından farkı yoktur. Çocuklar oyuncaklarla oyalanırlar çünkü onların henüz dünyanın gerçeklerinden haberleri yoktur. Onlar oynayarak vakit geçirmek ve büyümeyi beklemek durumundadırlar. Öyle sanıyorum ki, nirvanaya çıkıp orada kalmak veya kalmamak gibi bir tercihte bulunulabileceğini sanan henüz bir yere çıkmamıştır, evin bahçesinde oyalanıyordur. Bu aynı ikiz kardeşler arasındaki ilişkiye de benzetilebilir. İkizlerden biri bedensel ya da ruhsal bir acı çektiğinde öteki dünyanın öbür ucunda da olsa hissedermiş. İnsanlığa gelen resuller de geldikleri topluluğun ikizidir. İkizlerden biri acı çektiğinde öteki de çeker. Biri sevindiğinde öteki de sevinir. Onlardan birinin sadece kendisi için bir şeyler isteme lüksü yoktur. Zira kardeşi açken yediği lokma boğazına dizilir.
Biraz uzun oldu ama, ben Secret’a çocukluğumdan beri yaşadığım bir çok deneyimden dolayı inanıyorum. Bilmeden kullanmışım Secret’ı. Komşularım aç yatarken kendime neşeli ve zengin düşler kurmuş, düşüceler davet etmiş ve yaşamışım
Şimdi bu sırrın açığa çıktığı zamanlarda görüyorum ki bu Secret dedikleri; Risalet sırrının yanında deryada damla dahi değildir, buna inanıyorum. Boşuna dememiş Hz. Mevlana, “herkes ben Hak’kım demeyi büyük bir dava sanıyor oysa en büyük dava ben kul’um demektir” diye. Tıpkı Makam-ı Mahmud’un sahibi Resulullah’ın sünnetinde olduğu gibi. O bir kul’dur. Bunu seçmemiştir, hakikati yaşayan için bu kaçınılmaz olandır. Ve Allah en iyi bilendir.
Sevgi ve saygıyla.
19 Aralık 2007 11:29
Esmalar yönünde zikrullah’ın ne olduğunu anlayan (esmaların hayatına geçisini ve yön verişini gören “seyreden”) delil elde eder.
Ehli der ki, delili olanın Mürşide ihtiyacı yoktur.
Elbette ki Secret küçücük bir inci olacaktır seyredenin yanında. Kendini tanıman anlatılmaya çalışılmış bu yazıda.
İNSAN ANCAK VE ANCAK RABBİNİ SIFATLARI (ESMALARI) YÖNÜYLE TANIYABİLİR.
Ahmed HULUSİ’de okumuştum.
ALLAH ismi ile işaret edilenin tanımanın 1. mertebesi sıfatlarınca tanımak (ALLAH AHLAKIYLA AHLAKLANMAK Rasullah). Rabbini tanımadan vehim kuvvesi kalkan, firavun olur.
İLİM (ALİM:3600) -İRADE (MÜRİD :3600) -KUDRET (NUR:3600) MAHŞERİN ÜÇ ATLISI DERKEN NE DENMEYE ÇALIŞILMIŞ? KORUNMA DUANI YAPIP, ÇEK BAKALIM; ÇEKİM YASASININ NASIL İŞLEDİĞİNİ GÖRÜRÜRSÜN.
Sayın DOĞRAMACI’ya teşekkür ederim.
SELAM ÜZERİNİZE OLSUN.
SEVGİYLE KALIN DOSTAR.
21 Aralık 2007 01:06
“Resulullaha imanın” önemini anlamamız gerekiyor; farkın farkını yaşayanlardan olmak istiyorsak! Bize, bilincimizdeki arınmayla ilgili olarak, kurtla-kuzuyu ayırt etmeyi; “Hayırlı” isminin manasının ve “şer” isminin manasının neye işaret ettiğini, bunların sistemdeki yerini bildirdiği için. “Şer” isminin manasının, şer isminin bu isimle “isimlenişinin” kökünde yatan nedenin, şirki doğuran “ayrı benlik” duygusu ve düşüncesinin, bu zannın olduğunu apaçık anlatıyor Resul-Allah. Ve Allah ismiyle işaret edilenin “Ahad” oluşunun önemini ilk başta vurgularken de, HAKtan ayrı bir ben var da, Ondan ayrı bir ben kabuluyle bir şeyler istemek, dilemek var zannı… Bu perdeli halden, bu zanni yaşamdan çıkmanın anlaşılası birincil gereklilik olduğunu vurguluyor, diye düşünüyorum… Çünkü, bu ayrı benlik zannıyla ne düşünüp, isteyip, dilersek, hep başlangıçtaki “illüzyonu” (şirki) besleyen bir istem, düşünüş ve olaylar içinde kendimizi bulacağız. Dolayısıyla neyin-niye hayırlı, neyin-niye şer olduğunu anlatan Resullullahın öğretisindeki sünnetullah gerçeklerini bilmemenin sonuçlarıyla karşı karşıya kalacağız, seri-ul hisap mekanizma gereği… Neye-niye-nasıl imanı öğreten Resullullah ilminin önemini ve değerini azcık olsun hissetmeye çalışalım. Bu anlamda Resulullaha imanlı yaklaşımın “Secret’i” değerlendirmede nasıl kapsayıcı ve şerri yaklaşımları “KAHREDİCİ”, hayırlı yaklaşımları tavsiye edici “Dua” ile farkını da görmüş oluyoruz.
21 Aralık 2007 19:38
Allah’a hamdolsun. Allah razı olsun. Selâmetle..
23 Aralık 2007 01:37
Hayret
ve ne ne yazık.. İnsanların ille de doğruları bir başka kaynaktan azıcık ucundan da yakalıyor olduklarında kabul etmeye hazır oluşları… Allah’ım gözümüzün önündekini göremeyecek kadar soğutmuşlar bizi… Özündeki güzellikleri göremeyecek kadar uzaklaştırılmış ki Din-i İslam’dan ÖZ’ündeki gerçekleri göremiyor… Görmek istemiyor ve hatta tam manasıyla red ediyor kendi dininden gelen bilgiyi… Bu reddediş başka kaynaklara yönelip oradan aldıklarını hiç hesapsız kabul edişe kadar varıyor hatta.. Ama bu tarafta reddettiği; ona daha önce vermeye çalışmıştı fazlasıyla aynı bilgileri, fazlasıyla ve daha doğrusuyla, daha ve en gerçek şekliyle… Ne zaman oldu böyle insanlar..?? Kur-an ve işaret ettiklerine ne zaman bunca kapadılar kendilerini… Bu; “sistemi illa ki başka bir öğretiden alma ve kabullenme” niye..??..
Ve kimler bizleri bu hale getiren, uzaklaştıran verdiği gerçek bilgiyi reddedişe vardıran, soğutan.. Kimler?
Çoğunuzun et bedenlerinden eser bile yok toprakta.
Oysa ki şimdi…
Ve öğrencileriniz devam ediyorlar yerinize başarıyla… KORUNANLAR HARİÇ düşüyorlar tuzağa…
Secret TUZAK değil ama UZAK..
Secret’a bir diyeceğim yok. Diyeceğim ve dediğim, secret diye adlandırılıp sunulan ve sizin muhteşem bizim okyanusta (İLİM) bir damla dediğimiz hep vardı ve söylenmişti anlayanlar için, yeni değil…
Gözlerinizi, algılarınızı, bilincinizi açıp, kapasitenizi zorlayıp bir daha yönelin “KENDİ ÖĞRETİNİZE” bakın daha neler görecek ve nasıl hayrete düşeceksiniz, muhteşem sistem karşısında…
Bir zaman konuşamayacaksınız belki ama sonra susamayacaksınız artık…!
23 Aralık 2007 12:52
Sayın Yorumsuz okurları;
İlk Secret ile ilgili yazının yayınlandığı günlerde yapılan yorumlar gözümün önüne geliyor da bugünkü yorumlar arasında inanılmaz bir seviye farkı var. Belli ki taşlar yerine oturmaya başlamış, kabul edilmeyen, inkar edilen noktalar sonunda farkedilip değerlendirilebilir bir hale gelmiş. Yorumsuz’da yorum yapan arkadaşlar çağ atlamış olduğunu görüyorum. Bu hakikaten sevindirici.
Ahmed Hulusi Bey’in bir sözü vardır; “İdrakın yüceliğine eremiyorsanız inkarın basitliğinden sıyrılınız” der. Bu sözün ışığında hareket ederek fikirlerimizin ortaya konulması bizler açısından mihenk taşı olmalıdır.
Site yapımcısı Sn. Ferid Hakkı ve tüm okurların bayramını içtenlikle kutlar başarılarınızın devamını dilerim.
Saygılarımla
23 Aralık 2007 19:43
Çağ mı atladık?!!!.. Bilemiyorum…? emin değilim… sanki yerimizde sayıyor gibiyiz bana göre…
Genel olarak Sn. Doğramacı’nın fikirlerine saygım sonsuzdur; zira hitabet yeteneğini ve halka hizmet için seçtiği üslubu çoğunlukla takdir edip gıpta ile izlerim. Yazısında şu satırları okudum:
* * *
The Secret; işte o seyre dair yakalanan küçük bir ipucu. Ehlinin gayet açık beyan ettiği gibi NOKTADAKİ KUDRETin kokusunu bilim yollu alanlar; sanki hazinenin tamamını bulmuş gibi Secret adıyla bunu insanlara sundular!
The Secret; var olan hazinenin olsa olsa damlasıdır ancak! Damladan deryayı seyretmek ise sadece bilimle değil, bazı özel çalışmaları, anlayışları, yaklaşımları hayata geçirmekle mümkün! En başında nasip işi!
Özetle; B Sırrı çerçevesinde yaklaşıldığında, koca bir deryadan sahile vuran balığın ağzındaki incidir Secret! Kilit; Şirk düşüncesinden çıkamayış, Anahtar; B Sırrı ile bakıştır!.. Secret bu çerçevede değerlendirilirse dua ve kudret okyanusuna yelken açılır.
* * *
Rasul..
Kimin Rasulü?
- Allah’ın..
Kime Rasul?
- Yeryüzündeki insanlara…
Yeryüzü gibi kaç yeryüzü var acaba?
Milyarlarca ve belki de çok daha fazla.. sonsuz…
O, kainattaki tüm varlıklara Rasul olarak gönderilseydi, o zaman iş değişirdi. Hz. Muhammed’in sadece “yeryüzünde” Allah’ın halifesi olduğunu ve sadece “insanlara” (ve yeryüzündeki cinlere de) Rasul olarak gönderildiğini unutuyoruz gibi geliyor bana…
“ALLAH’IM! Beni bağışla. Bana merhamet et. Beni Refiki Alaya kat…. Refiki Alaya, Refiki Alaya!… ”
Bu Refik-i Âlâ ne ola ki son nefesinde dahi O’na dahil olmayı niyaz eder Rabbinden Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm?
Hz. Muhammed dahi Allah olamaz! O dahi alemleri iki kaşının arasına alıp seyredemez, sonsuzu ihata edemez, Allah Zat’ını izhar edemez, kainatı sevk ve idare edemez. Ama Allah buna muktedirdir. Hz. Muhammed ise, sadece yeryüzünde Allah isimlerine aynadır, temsilcidir, yeryüzünün kapasitesi oranında.. Allah ise, tüm kainatta her an Kendini aşikar eder ve seyreder. Zat’ı itibarıyla ise alemlerden Gani’dir. Bir şeyin zatını ihata edemeyen, O’nun tüm kainat itibarıyla ilmini, iradesini ve kudretini nasıl temsil eder? Nokta’daki Kudreti dahi yaratıldığı boyut itibarıyla temsil eder, yaratıldığı boyutun yasalarınca… Dolayısıyla kudreti itibarıyla sonsuzluk ve sınırsızlık da hiç bir varlığa ait olamaz. Galiba bu nokta anlaşılmıyor ve anlaşılamayacak da… Bu sebeple bu mesele sürüp gidecek…
Bu konu ilk açıldığında dendi ki; “Fiziki bedeninizle yeryüzünde sonsuza dek yaşamayı ve ölmemeyi dileyin, bakalım başarabilecek misiniz? Eceli geleni kim tutabilecek yeryüzünde? İsterseniz rasul olun, isterseniz nebi olun, isterseniz de veli olun. Ölümüne engel olamayan acizdir! Oysa Allah Hayy’dır, Baki’dir, her şeye Muktedir ve Kadir’dir. Hadi ölümü bırakın, rızkınız 120. günde takdir edildiği halde, verilmeyen o bol rızkı nasıl alacaksanız alın bakalım. Nebi ve rasullerin alamadığını almayı kim başaracak?
Yine Sn. Doğramacı’nın yazısından bir bölüm:
* * *
ÖTEDE BİR TANRI YOK! ALLAH İSMİ İLE İŞARET EDİLEN; ÖTELERDEN EMİRLER YOLLAYAN BİR TANRI DEĞİL !..
İki ayrı yapı; varlık aleminde hiç var olmadı. Sadece O var! İki ayrı yapı zannıyla yaklaşıldığında; “Acaba insan tanrılaşıp, Allah kavramı çiğnenmek mi isteniyor ?” tedirginliği açığa çıkıyor! Kilidi nasıl açacağız peki?..
Elbette B Sırrı ile… “B-ende, B-enimle tasarruf eden Allah!” “Hükmünü, ana planını B-enim üzerimde aşama aşama açığa çıkaran Allah!” “Kendisinden bağımsız ve ayrı olmadığım, birlik hissettiğim Allah!”
Böyle yaklaşıldığında ikilik yavaş yavaş ortadan kalkacak, külli ve cüz’i irade ikilemi çözülecek, Tek Yapıdan yansıyan Tek İradenin bizden açığa çıkışını seyir başlayacaktır.
* * *
B sırrıyla O’ndan olmak, O olmak değildir. O olamayan O’nun ilmine, iradesine ve kudretine nasıl hakim olabilir? Bunu iddia eden sadece Firavun idi, ama onun da sonu belli.. Bu bayramda Kahire’deydim. Onu gördüm, mumyalamışlar, çok çirkin bir suratla öylece ibretlik vaziyette yatıyordu, yani ÖLMÜŞ arkadaşlar! Ölünce görmüştür, olmayan varlığı ile hiç bir şeyi sevk ve idare edemediğini ve edemeyeceğini… Beyni de yok artık, arzularını gerçekleştirebilecek.. Acaba ölüm ötesinde hangi B sırrıyla ve hangi beyniyle yaşıyor, hangi dilediğini gerçekleştiriyor? Belki de zorunlu teslimiyeti ölüm ile tadınca, aklı başına gelmiştir ve yokluğunu idrak edip iddialarından vazgeçmiştir, çok geç olsa da… B sırrının sırrı ise, kişinin kaderine teslim olarak yaşarken, kendisinden açığa çıkan her türlü fiilin ve esmanın gerçek sahibini bilişidir; “O’ndan gayrı yok, kuvvet ve kudret O’nundur” diyerek…
Buna rağmen, birim nefsinin arzuları peşinde ömür tüketip “O yaptı, O etti” diyen ve O’nun külli iradesinden kaynaklanan olaylara da “Ben yaptım, ben çektim, ben ittim”, diyen hapı yutmuştur. Biz böyle bildik, böyle öğrendik.
Yine Sn. Doğramacı’nın yazısından bir bölüm:
* * *
Kelebek etkisini hatırlayın, sizde oluşan en ufak bir hal, denize atılan taş misali tüm evreni titreştirir.
* * *
Kelebek etkisini oluşturan, benim başlattığım bir hareket mi, O’nun ilmi, iradesi ve kudreti ile oluşan bir etki mi? Karar verelim artık, bu noktada bir açmazdayız sanırım. O’nun iradesiyle BİZ’in başlattığımız bir etki mi, benim başlattığım bir etki mi? Mele-i Âlâ’dan emir inmeden ben nasıl kelebek etkisi başlatabilirim? O dilemeden, Mele-i Âlâ nasıl emri bana indirebilir? Bana anlamadığımız sistemsel bir durum var gibi geliyor, ama neyse…
Şu hadisi de bir düşünelim:
“KADER’i ancak DUA değiştirir. Ömrü ise ancak iyilik uzatır. Şüphesiz ki kişi işlemiş olduğu günâh sebebiyle rızıktan mahrûm edilir.”
Kaderin dua ile değişmesi dahi kaderdendir. Ömrü iyilik uzatır, ama ecelini tamamlaması yavaşladığı için.. Ecelini tamamlayanın ömrü uzamaz, dua ile bile.. “İşlemiş olduğu günâh sebebiyle rızıktan mahrûm edilir”.. Rızkı arttıracak şeyler yapmıştır, ama rızkı azdır. O sebeple günaha sevkedilir ve 120. gündeki rızkından fazlasını alamaz.
Bakış açısı…??!
Sn. Doğaramcı’nın yazısından bir bölüm daha:
* * *
“Beni zikrettiğinizde sizi zikretmekteyim” (2-152) “Allah’ın bir kula verdiği en faziletli şey, ona ZİKRİNİ ilham etmesidir.” (Hadis) Beyinde mevcut kapasiteleri, mana olarak yüklü esmaları açma çalışması diyebileceğimiz zikir; insana verilmiş en harika anahtardır. Zikir yoluyla açılmayacak kapı yoktur. Yeter ki devam edilsin. Beni zikrettiğiniz anda ben de sizi zikretmekteyim ilahi hitabı; enfüsünüzde bir talep oluştuğu anda; afakta da onun yansıması ve titreşimleri, geniş bir Kudret Okyanusunu dalgalandırır diye düşünülebilir mi?.. Eğer öyle ise elimizde ne muhteşem bir anahtardır zikir!…
* * *
Değerli kardeşim, sakın beni yanlış anlamayın, sadece bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum. O sebeple size ve herkese bir soru sormak istiyorum. Acaba “Hayy” ve “Baki” ismini çekerek yeryüzünde fiziki bedenimle sonsuza dek ölümsüz olarak yaşamayı başarabilir miyim? Ya da uygun ismi zikretsem Allah gibi alemlerin Rabbi olabilir miyim? Her şeyi ama her şeyi yapabilir miyim, tıpkı alemlerin rabbi Allah gibi…?
Elmalılı Hamdi Yazır mealinden:
“Allah evlat edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (Müminun, 91)
H. Güler tasavvufi mealinden:
“Allah hiçbir çocuk edinmemiştir… O’nunla beraber bir ilah da yoktur… O takdirde (yani eğer ilahlar olsaydı), herbir ilah (B sırrınca) yarattığı ile mutlaka giderdi (onunla olurdu; yaratan yaratılandan ayrı-öte değil) ve elbette bazısı bazısına üstün gelirdi (ilahlık çöker?). Allah onların niteleyegeldiklerinden Subhan’dır (münezzehtir)!.” (Müminun, 91)
Sen dua ettin, ben de dua ettim… Senin istediğin benim istediğimle çelişirse ne olur?.. İlla birimizin duası gerçekleşecek, diğerimizinki gerçekleşmeyecek… Dünya planında zıt şeyler (mesela ben gece istesem, sen gündüz) aynı anda gerçekleşemez. Peki o zaman nerede kaldı “Çekim Yasası”?.. Senin istediğin oldu diyelim, sen dedin ki “Çekim Yasası” işledi ve istediğim(!) oldu. Benim istediğim olmadı, ben ne yasası demeliyim bu duruma? Bir uyanık(?) zihin çıkmadı bunu sorgulayan.. Bu sebeple ayrı ayrı iradeler var ve her dilediklerini yapabilir zannettiler. “Tek irade”yi göremediler. Her şeyin yaratılma amacı doğrultusunda bir kaderle varolduğunu ve hayatını bu takdir ve kaderle devam ettirdiğini, bunun tek yasa olduğunu göremediler. İlahlar yok deyip, hayallerinde binlerce milyonlarca ilah yarattılar, “her istediğin olacak!” diyerek.. Afrika’daki açlar doymayı istemiyor(!), Amerika’daki obezler “B sırrıyla” çok istiyor(!) değil mi? Bu nasıl bir mantık Allah aşkına, anlamak zor?!! Halbuki açlık çok daha kuvvetli bir yemek arzusu doğurur, duası (çekimi) daha güçlüdür. Veya açlık beden tabiatından uzaklaştırır kişiyi ve vehim kuvvetini daha kolay kullanabilir hale gelmelidir mantıken.. O halde bu adamlar neden kendilerine bereketi çekemiyor acaba? Bunu düşünen var mı?
Bence, eğer dilediğin bir şey gerçekleşiyorsa, onu sana Allah (yaratırken) takdir ettiği içindir! Sen onu (çekerek veya her nasılsa) gerçekleştirebildiğin için değildir. Senin hiç bir gücün yok! Sen yoksun ki herhangi bir gücün olsun?!
Birden bu konudan çok sıkıldığımı farkettim, artık bir şey yazmak istemiyorum. Herkese hayırlı bayramlar, selam ve sevgiler…
24 Aralık 2007 12:45
Linkteki yazı okyanusum.com SORU-CEVAP bölümünde yer almaktadır ve TEŞBİH VE TENZİH ANLAYIŞLARINI CEM EDEN RASULULLAH İLMİNİN YANİ TEVHİD BİLİNCİNİN (bize göre) yansımasıdır. Allah idrakini, hazmını nasip etmiş olsun. AMİN
24 Aralık 2007 15:57
Sanırım The secret “vehim yasası” gerçekten bir sır, ee sır sırdır açıklansa sır olmaktan çıkardı. Anlatılanlar da demek ki dedikodudan başka birşey değil.
Yani olay yine KADER olgusuna giriyor. Kader de bana göre en büyük sırdır.
Bununla ilgilenenleri peygamber efendimiz (s.a.v) kader konusunu tartışan ashabını uyararak şöyle buyurmuştur:
“Siz bununla mı emrolundunuz? Veya ben bunun için mi peygamber olarak gönderildim? Şunu biliniz ki sizden önceki ümmetler bu tür tartışmalara başladıkları zaman helak olmuşlardır. Böyle tartışmalara girmemelisiniz”
(Tirmizî, “Kader”, l).
BU YÜZDEN DE SANIRIM KİMSE HİÇBİR ZAMAN TAM OLARAK BU OLAYIN İÇ YÜZÜNÜ BİZLERE ANLATAMAYACAKTIR. ANCAK YAŞAYAN BİLİR VE SIR, SIR OLARAK DEVAM EDER.
24 Aralık 2007 21:46
Ben bu yazıdan çok site editorune sormak istediklerimi yazmak istiyorum.
1- Yazılarda sergilenen görüşlere taraf olmak, karşı olmak gibi bir tutumunuz mu var?
2- Bu yazıya gelen yorumlardan hiçbirini almıyorsunuz da İSİMSİZ bir yorumu ana sayfaya çekmekle ne yapmak niyetiniz?..
3- Şayet site yönetimi olarak secret ve yazı hakkında görüşünüz varsa,açıkça kendi imzanızla yazın.Yok eger ortalık kızştırmaksa niyetiniz;her iki kutuptan da yorum alın…Bari denge kurulsun…
4-Eger Sn.Doğramacı’nın açtıklarına katılmıyorsanız, yazısını yayınlamayın…
Hiç siz,tutarlılığınızı sorguladınız mı?..
25 Aralık 2007 00:16
Secret kitabını okumadım. Sayın Mehmet Doğramacı’nın yazılarından da takip ettiğim kadarıyla ismini iki yerde duydum; biri yazısında, biri de otobüste okullu bir grup aralarında konuşuyorlardı kulak kabarttım, diyor ki biri: istediğinin olmasını istyorsan sana yol gösteriyor bu kitap alıp hemen bakmalı diye.. Bir konuşma duyunca irkildim, gitsem yanlarına girsem mevzuya, şimdi desem ki arkadaş, sen eğer birşey istiyorsan dileğin arzuhalin varsa, anahtarı asıl hazine gizli silah sende mevcut, ‘o da ne’ diye soracak olursan sevgili arkadaşım; duadir, demek geldi içimden, duandır demek istedim. Cesaret toparlayamadım niye, çünkü yanlış anlaşılma, yanlış anlayabilme vehameti
ve de o kitap ikinci kez bir gün kitapçıda gözüme ilişti. Kitaba dokunmak istemedim. Süslü geldi, birden pazarlanıyor gibi geldi, bizim es geçtiklerimiz bize kılıf değiştirilerek yeni, çok yeni değişik ilginç gizemli, ne derseniz diyebilirsiniz, yine bize pazarlanıyordu.. Bu kokuyu aldım kitaptan, değil kapağını açmak; dokunmadım bile, bunları geçirip içimden ayrıldım bulunduğu standtan..
Hiç bilgisiz B sırrı gereklerini vasatta da olsa es geçen gencecik beyinlere, ÖZündekinde dua kapısına yöneldiğinde, aslında nasıl da sonsuza kadar açık olduğu farkını farkettirebilmeyi böyle paylaştıkça artan en güzel şeyin sevgi olduğu bilincini, daha da cesaretle ve samimiyetle payalaşabileceğim doğru bir yerde olduğumu biliyorum. Zaman zaman sadece yazılanları ve üzerinde tefekkür edilen konularla ilgili yorumları sadece okumak mutlu ediyor ya da o konudaki ilmimin bana verdiği cesaret kadar 2 kelime yazabiliyorum. Sayın Mehmet Doğramacı yazıları bu aşamada cesaretlendiriyor. Sıcacık hakikat dolu satırları es geçebilmek mümkün değil.
Hakikat BİRdir. Tek gerçek ÖZümüzdeki Allah bilincini sen-ben polemiğine, senin doğrun-benim doğrum ayrımını yapmadan pekiştirmek olacaktır.
Duam tümümüz için budur.
Selam ve sevgiler.
25 Aralık 2007 00:33
Evet, güvenlik kodu bana çok güzel bir şey hatırlattı. Rüya diyordu orada. Ne güzel de diyordu. Rüya aleminde olduğumuzu unutuyoruz da işte bize böylelikler hatırlatılıyordu. Ama gel gelelim rüyayı gerçek sanmakta direnenler, hala gözlerini bir gün açmayacaklarına inandıklarından kendi rahatları için bir şeyler düşünme ve uygulama yoluna giriyor ve gerçekten bunu çok iyi beceriyorlar. Çünkü sığ akılla yol alan bizler sorup soruşturmadan, kısa yoldan kâr etme heveslisi olduğumuzdan, kendimizi uyanmayacağımıza inandırıp bazen gelenin ardına takılıp meçhuliyete doğru yol alıyoruz.Ve Sığ bir hayatın pençesinden kurtulamıyoruz. Halbuki biraz GAYRETLİ olsak ta açılsak okyanuslara, derin sulara varabilmenin hazzını yaşayabilsek öyle değil mi?
O Okyanuslara karışmak ne de güzeldir. O Okyanuslara varan da ne dert vardır ne de keder. Al işte Sana Secret dedikleri Sır. İnananlar Sığ kıyılarda ayaklarını, dizlerini, elini, yüzünü karaya vura vura yüzsün. Ben açılıyorum.. Gelen var mı?
Allah’ım Sen BİZİ al götür uzaklara…
Çok güzel bir konuya değindiniz bizleri düşündürdünüz Kıymetli Mehmet Hocam.Teşekkürler.
25 Aralık 2007 14:29
Bilgilerimizi esas kaynaklara dönerek tekrar tazeleyelim mi ?.. Hep beraber… Ha…?
Yorumlar içinde boğulduk sanki… Hani az daha bıraksak kendimizi, hepten yanlış kelamlar çıkacak klavye basan el sahiplerinin dillerinden… Hadi.. bi gelelim kendimize..
Sevgiyle anlayışla ilerleyelim yolumuza.
25 Aralık 2007 14:43
Meselenin bir sır olduğunu düşünüp içyüzünün hiç bir zaman kendilerine anlatılmayacağını düşünerek ümitsizliğe düşen dosta (infinity‘e):
“KÜN!” (OL!) emri Nokta’daki İlim’den çıkar (yani ilim sıfatından), esma aleminden bürünür, efal aleminde zahir olduğu boyutun izin verdiği ölçüde algılanır ve değerlendirilir. Tecelli TEK olduğundan, KÜN de TEK’tir. Her şey O AN’da (Dehr’de) olup bitmiştir. Kalem kırıldı, mürekkep kurudu. Ancak seyirdeki sıralama zaman illüzyonunu oluşturduğu için, seyir ve değerlendirme için yaratılanlar sonsuzu ihata eden O AN’ı değerlendiremezler. Hiç biri buna güç yetiremez. AN’ı hiç bir yaratılmış idrak edemez. O sebeple Allah’ı ancak Allah hamdeder, idrak eder. Safiye düzeyinde arınan bir bilinç dahi bunu başaramaz. O saflığa erişse dahi, ancak yöneldiğini algılayıp değerlendirebilir. Aynı anda tüm kainatı ve boyutları algılayıp değerlendirebilecek bir varlık yaratılmamıştır. Buna gücü yeten sadece Allah’tır.
Bununla birlikte, her biri B sırrıyla varlığını ve hayatiyetini devam ettiren (ama sadece akıl kuvvesine sahip olanların bu sırrı idrak ettiği) birim varlıkların ettiği dua ise, bu emrin sadece bir aşamasının zahir oluşuna kulluk etmesidir ve ettiği dua da O irade ve kuvvetten küçük bir nisbettir sadece… Örneğin; rahmet geneledir, rızık da ve daha ne düşünebiliyorsanız, her biri geneldir. Ancak, her bir varlık yaratılış amacı doğrultusunda bir süzgeçten (dekoder beyin) geçeni algılayıp değerlendirir. Birim ben illüzyonu ile (birim nefsiyle) algılayıp değerlendirdikleri doğrultusunda ettiği dualardan sadece yaratılış amacını gerçekleştirebileceği dualar kabul olur. Diğerlerine takdiri gelip set çeker, bunun da bir sistemi mevcuttur. Olay birimin şahsına ait olmadığı için külli irade bitirir işi.. Bu noktadan çıkan kudrete başka noktadan açığa çıkan daha güçlü bir kudret zuhuru set çeker ve önünü keser. Kesilmediyse, takdirinde o şeyin kendisine verilmesi olduğu için önü kesilmemiştir. Her şey bir senaryo doğrultusunda sahnelenmekte alemde.. Bu senaryo ise, “Bilinmekliğimi diledim, alemi; bilmekliğimi diledim Adem’i yarattım” sırrıncadır. Olay manaların zuhuru doğrultusunda bir senaryodur. Sen veya ben ancak buna kulluk ederiz. Kişisel isteklerimizin bu senaryoyla uyuşup uyuşmadığı kimseyi ilgilendirmez aklın hafsalanın almadığı şu devasa alemde.. Milyarlarca galaksinin döndüğü, sayısız sonsuz yıldızın, boyutun ve alemin varlığını O’nunla sürdürğü şu alemde senin veya benim birimsel arzularımızın ne hükmü var? O arzuları terkettiğimizde ise, zaten sorun yok.. O yoklukta bizden bir arzu açığa çıkarsa, O arzu zaten bizim değildir.
Saflaşmış ve birim ben illüzyonundan arınanlar, zaten birimsel arzu ve isteklerini terkedip, yokluğa erdikleri için, O yokluktan O’nun iradesi dışında bir şey çıkmaz. O’nun iradesi de kesin olarak vücut bulduğundan, o kişilerin her istedikleri kabul oluyormuş gibi gelir dışarıdan bakanlara.. Oysa O zatların bir dilediği yoktur, bir gücü de.. O noktada zahir olan kudretin saflığı, kanalın temizliği ve dolayısıyla iradenin Allah’a ait olmasından, yani açığa çıkan duanın zahir olan külli iradeyle uyumlu oluşundandır. KUVVET ve KUDRET sadece O’nundur, O’ndan gayrına mal edildiği anda şirk ve küfr gelip oturur başımıza.. Bu konuyla ilgili gösterilen tüm hassasiyetler bundandır. Gücü kendimize veya bir başka yaratılana mal etmememiz içindir. Sizi uyaranları ve yanlış anlamanızdan doğacak zarardan korumaya çalışanları reddetmeyin. Gayelerini anlamaya çalışın! Belki de yazarlar bu meseleyi DUA başlığı altında incelese bir sakınca olmazdı. Ama işin içine The Secret gibi tehlikeli ve yanlış yönlendiren mesele sokulunca, iş değişir. Zaten herkesin kafası yeterince karışmış durumda…
25 Aralık 2007 16:17
Hepimizin varlığını sürdüren, yaşamını devam ettiren gücün, özden gelip açığa çıkan yaşama arzusu olduğunu biliyor musunuz? Yukarıda bir Tanrı yoksa, sizin yaşatan da özden gelip aşikar olan o arzu ve istektir (Hayy ve Kayyum). Peki bu arzu ve istek kalkar mı? Gerçekten ölmeyi isteyen kaç kişi var aramızda? Kim olursa olsun, bitki, hayvan, insan veya cin, her biri yaşam mücadelesi verir. Hayatını korur ve varlığını devam ettirmeye çalışır. Bu istek yaratılma hamuruna konan bir manayla açığa çıkan çok güçlü bir duadır, arzudur. Belki de 120. gündeki programlamadan sonra en çok istenen şeydir, kesintisiz yapılan en güçlü duadır. Özden gelip açığa çıkan kudretle, bu dua daima kabul olur. Çünkü varlığınızı devam ettirmeniz ilahi irade tarafından, külli çapta desteklenir, bu hüküm O’na aittir. Bu şekilde yaşamınız devam eder. Ta ki eceliniz gelip kapıya dayanana dek.. O vakit sizden çıkan bu kudret ve dua kesilmez, ama önü kesilir. AZRAİL’de açığa çıkan karşı konmaz kudret zuhuru tarafından.. İşte o sebeple, her bir varlık ölümsüzlüğü veya ölmemeyi çok istediği ve hayatını korumak adına elinden geleni yaptığı halde bunu gerçekleştiremez. Eceli gelene dek kendisinden aşikar olan bu arzuya ve kudrete engel olunmaz, vücut bulur. Ama eceli gelince, o kudret zuhurunun önü daha güçlü bir kudret zuhuruyla kesilir ve bu konuyla ilgili kesin hüküm (kader) vücut bulur. İşte duanın kabul olması ve olmamasıyla ilgili sistem. Bana açılan dua ve kader sırrı ve sistemi bu.
25 Aralık 2007 20:56
Son kaldığım yerden devam edeyim. (vakit buldukça yazıyorum da..)
Ricali Gayb denilen veliler topluluğunun tasarrufları da bu sistemledir. Mele-i Âlâ’dan emir iner, Ricalullah da inen emre uygun tasarruflarda bulunur. Herhangi bir kutupta aşikar olan kudret, sizin bir şehir nüfusu kadarınızdan açığa çıkan kudretin toplamından çok daha güçlü bir kudrettir. Bu şekilde tasarrufta bulunur ve sizden aşikar olan istekler ilahi senaryo ile (kader ile) uyuşmuyorsa önü kesilir, uygunsa desteklenir.
Dua ve kader konusunu bu yazdıklarım çerçevesinde daha iyi anlayabilmek ve oturtabilmek için Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Fütûh-ul Gayb’ından bazı bölümleri de aktarıyorum.
__________________________
DUA ETMEK
- “Ben Allah’a (CC) dua etmem.”
Deme, sonra nasıl olsa gelecek gelir; gelmiyorsa olan da gelmez gibi sözlerini de bir mazeret olarak gösterme. Bunlar boş sözdür. Daima dua et. Dua etmek bir vazifedir, görevdir; kulluk icabı sayılır. Dünya ve âhirete ait işlerin için Allah’a (CC) yalvar, dua et ve iste. Haram olmayan, ahlakına bir zarar vermeyecek olan her şeyi O’ndan (CC) talep et. Çünkü
Cenab-ı Hakk (CC) bizi dua etmeye teşvik ediyor, emir veriyor:
- “Bana dua edin, icabet ederim. Allah’ın (CC) güzel nimetlerini isteyin, ama o nimetleri birbiriniz için böbürlenme vesilesi yapmayın.”
Dua üzerine Peygamber (SAV) Efendimiz havli emirler vermiştir. Ümmetini dua etmeye teşvik etmiştir. Bunların birkaçını zikretmek yerinde olur:
- “Kabul olacağına inanarak dua edin. Allah’a (CC) yalvaracağınız zaman ellerinizi açınız.”
İş bu Hadis-i Şerifler senin; “dua etmeye lüzum yok. Etsem de gelir etmesem de.”
Şeklinde söylediğin sözlerin yersiz olduğunu gösteriyor.
Daima Allah’tan (CC) iste. Kısmetinde varsa gelir; bu geliş senin imanını arttırır. Duaya alıştığın için halka yüz suyu dökmekten de kurtulursun. Şayet kısmetin değilse yine duan iyi olur, Allah’a (CC) imanın olduğu anlaşılır. Ayrıca bütün hallere karşı sende bir uysallık olur. Asabiyete kapılmadan işlerin kolaylıkla hal yolunu bulursun. Borçlu isen kolaylıkla ödeme yollarını ararsın. Sakin olduğun için herkesin itimadını kazanırsın. Çünkü imanlısın, işlerini Allah’a (CC) bırakıyorsun.
Yaptığın duaya dünyada karşılık verilmese bile ahirette bol ecir alırsın. Günahların, hataların bağışlanır. Allah (CC) kullarına bol ihsanlar yapandır. Acır, dualarını kabul eder.
Duanın kabul olunacağı muhakkaktır. Ya bu alemde ya öbür alemde karşılığı görülür.
Peygamber (SAV) Efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:
- “Kıyamet günü imanlı kimse amel defterinde birçok iyi işlerin mükafatı şeklinde bazı şeyler görür, hayret eder. Sonra ona sorulur:
- ‘Bunları biliyor musun?’ Haliyle bilmez ne olduğunu:
- ‘Bilmiyorum…’
Der. Buna karşılık ona şöyle anlatılır:
- ‘İşte bunlar senin dünyada dua yoluyla istediğin şeylerin karşılığıdır. Kaderinde olmadığı için orada verilmedi; burada onların mükafatını alıyorsun’.”
Her iman sahibi Allah’a (CC) dua eder… İman sahibi, Yaradanını (CC) her zaman anandır. Her hakkı yerine getiren iman sahibidir.
Sonra dua eden bilir ki her şeyi veren Allah’tır (CC).
Dua eden kibirli değildir. İşte bundan ötürü dua iman sahibinin huyları arasında olmalıdır.
Ehl-i iman, duadan kaçınmamalıdır.
Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Fütûh-ul Gayb (Gizliden Sesler)
______________________________________
ARİF-İ BİLLAH’IN DUASINA NEDEN İCABET OLUNMAZ?
Başta şunu söylemek iyi olur. Arif insan için iki kanat vardır. Biri korku, diğeri ümit. Bir kuşun zayıf kanadı diğerine tesir ettiği gibi, arifin de bu iki halinden biri zayıflarsa yol alamaz. İmanı tekamül etmez.
Hal ve makam da, bir insandaki ümit ve korku gibidir. Şu da var ki: Her halin ve mekânın korku ve ümitleri kendilerine göredir. Şunu da diyelim ki, her makamın kendine has halleri vardır. Bazı derecenin korkusu, bazısının da ümit fazlalığı vardır. Şu da var ki. Arif bunları bilemez. O yakınlık derecesine kavuşmuştur. Arzusu yalnız Mevlâsıdır (CC). Dua, ümid, korku; bunlar onun için bir şey ifade etmez. Yalnız Hakk’la (CC) olur. O’ndan (CC) gayrini sevemez, başkası ile ünsiyet edemez. Duasının kabulü, ahdinin yerine gelmesi onun için bir şey ifade etmez. “Bu hal benim şanıma layık değildir. Benim işim böyle olmalıdır, şöyle olmalıdır”, gibi sözler onu alakadar etmez. Daha doğrusu o böyle şeylerle uğraşmaz.
Burada iki şey meydana çıkar. Bunun biri, dua kabul olduğu, istek yerine geldiği takdirde, bazı sebepler yüzünden edep ve terbiye yolları unutulur. Diğeri ise, şirk koşma gibi bir hal zuhur eder. Bu da insan için bir çeşit mekir gibi olur… İşte bunlar için de, duanın kabul edilmeyişi yerinde tefsir edilmelidir. Çünkü, zahirde Peygamberlerden (AS) başka nefse uymayacak ve günah işlemekten masum yoktur. Bütün Peygamberler (AS), bilhassa bizim Peygamberimiz (SAV), O’na salat ve selam olsun…
Eğer bir arifin duası her zaman makbul olsa, kendine gurur gelmesi muhtemeldir. Bunu bir adet haline getirebilir. Emre imtisalen değil de keyfine göre hareket etme yolunu seçebilir.
Yukarıda belirtilen zararlardan daha fenası, şirk yolunun tutulması ihtimali vardır. Şirk ise her halde fenadır. Hangi makama ererse ersin, bir arif ancak emir dahilinde iş yapmaya mecburdur. Bilhassa namaza, oruca ve diğer farz ibadetlere dikkat etmek yerinde olur. Peygambere (SAV) ittibaen nafile ibadete devam edilmesi iyidir. Duaların da bu zamanlarda yapılması lâzımdır.
Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Fütûh-ul Gayb (Gizliden Sesler)
__________________________________
KADERDE NİZA YOKTUR
Bütün manevi haller saklıdır. Allah (CC) dostu da onları saklamaya memurdur. Her saklanması lazım gelen şeylere Kabz hali, diğerine de Bast tabir olunur. Bu cihetten bir velinin iki hali vardır demek icap eder:
Biri Kabz (Sıkıntı), öbürü Bast (Serbest).
Hali muhafaza Kabz; kaderle hareket etmek Bast’tır. Kadere uymak, serbest haldir. Ona bağlı olarak işleri kader çerçevesi içinde görmek en rahat alemdir. Daha sonra zuhura gelecek manevi halleri saklamak lazımdır. Bir veli, kerametini saklamak zorundadır.
Kaderde saklanacak bir şey yoktur. Bu yüzden ona münakaşasız uymak, onun zuhurunu beklemek en iyisidir. Gelen kendiliğinden gelir. Olacak iş, istenmese de olur.
Bunların kendine göre makamları vardır. İrade-i İlahîye ile hareket eden kimsenin kaderden haberi olmayabilir ki o kimseden bazı haller zuhur edebilir; bir nevi keramete benzer… fakat değildir. Bu sebepten zuhura gelecek bir işi saklamak yerinde olur. Çünkü hikmeti bilinmez. Çünkü iyi sanılan şey kulun arzusu hilafına çıkması mümkündür.
Kader-i İlahîye tam dalmış olanda böyle bir mahzur yoktur. O, kendisine bir şey izafe edemez. Keramet bile olsa kader-i ilahi olduğunu bildiği için açığa vurmasından bir zarar gelmez. Bu makam çok ağır bir makamdır. Bu kader makamına girmek için birkaç devre geçmesi lazımdır.
Başta insanın bu makama ermesi ilahi irade ile istendiği takdirde kendisine şahsi istek ve temenniler hakkında bazı emirler vaki olur. Bazı zamanlar bir yoklama gibi sual gelir. Suale benzemez, ama öyle demek daha iyi olur. Mesela:
- Bu iş nasıl?
Gibi bir teklif vaki olur. Bunu takiben de:
- Bu işi bırak.
Emri gelir. Daha başka şekilde zühd yolu telkin edilir. Ve o yolu tutar. Böylece bir zaman kalbi boşalır. Bütün istek, arzu, temenni yok olur; yalnız Allah (CC) aşkı kalır.
Bundan sonra gelecek tecelli değişebilir. Bazı vasıtalarla istemeye izin verilir. Kısmetini istemeye başlar. Çünkü kısmetini alması ve nasibini yemesi lazım. Bu sebepten yer içer, ama kaderin içinde kaldığını iyi bilir. Bunu bildiği halde yine Allah’a (CC) dua eder. Nasip ister. Halbuki istemese dahi o şeyin geleceğini bilir. Bunu yapmasının sebebi de edep icaplarına uyduğunu göstermektir. Bunu böyle yaptığı için Allah (CC) indinde sevgi derecesi daha çok artar.
Kerametlerin saklanması halinden kurtulmak bir nimet sayılır. Bir velinin her işi açık olması da ayrı bir fazilettir. Bu duruma gelmek için isteme derecesine çıkmak lazım. Haddi aşmamak bir yüktür. Buna her veli dayanamaz. Bu makam ağırdır. Kader içinde kalmak daha iyidir. Bir sürü güçlükler ve sır saklamalar ağır bir vazifedir. Ama kader içinde hoş geçinmek daha rahattır. Çünkü gizli tutulması gereken bir hal yoktur.
- İşte kaderdir, ne ise oluyor.
denir, geçilir.
Burada bir sual tevcih etmek mümkündür. Bu da bizim bu anlattığımız son şekil için bir, Kaderiyeci tabirinin kullanılma tehlikesidir.
Madem kader içinde hareket ediyor, o halde emir ve vazifelerin ne lüzumu var? Sonra:
- “Ölüm gelinceye kadar Allah’a (CC) ibadet et.”
Ayetini red demek oluvor gibi bir söz söylenmesi beklenebilir.
Bunun cevabı basittir. İlk bakışta hiçbir veli böyle bir kötü yola girmez. Allah’ın (CC) sevgili kullarını böyle bir hareket yapmaktan tenzih ederiz. Şu iyi bilinmelidir ki bu kadar yüksek bir makama eren kötülük yapamaz. Kötülüğe ait bütün arzuları sönmüştür. Daha evvel de belirttiğimiz gibi bu hal lafla değil, kolay anlaşılması için evvela hal sahibi olmak lazımdır. Bir insan, ilahi kudret ve kuvvet sayesinde en üst makama çıksın; sonra da dinin emirleri dışında iş yapsın; bu imkansızdır. Bir defa bu makam sahibinin iradesi Hakk’a (CC) bağlıdır. Hakk (CC) ise en güzel şeyleri ister. Hakk’tan (CC) güzel işler zuhur eder. O insan, iyi iş yapmak için bir güçlükle de karşılaşmaz. Allah (CC) onu her kötülükten esirger. Nasıl ki Allah-ü Teala (CC):
- “İşte biz, ondan bu şekilde kötülükleri bertaraf ettik. Çünkü O, bizim sağlam kullarımızdandı.”
Buyurdu. Diğer ayette ise:
- “Bütün kullarım üzerinde senin hükmün olamaz.”
Buyurdu. Bu, şeytana bir azar idi.. Ayrıca şeytanın:
- “Yalnız Allah’ın (CC) halis kullarına bir şey yapamam.”
Dediğini de Rabbimiz (CC) bize haber veriyor.
Yukarıdaki sualinle senin bir zavallı insan olduğun anlaşılır. Zamanımızın sapıkları gibi bir veliyi görmek yerinde olmaz. Veli, Allah’ın (CC) himayesindedir. Diğeri ise şeytanın kucağındadır.
Allah’ın (CC) himayesinde olana şeytan nasıl yanaşır? Böyle bir makam sahibi için kötü şeyler nasıl düşünülür? Yukarıdaki soruyu sormak kadar düşünmek de bir hatadır. Bu yolun hakiki yolcuları, yalnız hal sahibidir. Onlar, sözde bir veli geçinip dinin emirlerini hiçe sayan değildir. Bu sual yolunu takip edenler, bir sapıklık içinde bulunmaktalar.
Allah (CC) sonsuz kuvvet ve kudretiyle bizleri bu yolun sapıklarından saklasın. Ve bizleri muhafazası altına alsın. Bizleri ve bu yolun hakiki yolcularını gerek dış ve gerekse iç alemi zengin olanlardan kılsın. İyiliklerini üzerimizden eksik etmesin.
Kaynak: Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Fütûh-ul Gayb (Gizliden Sesler)
31 Aralık 2007 07:10
“…” ismiyle yorum yapmis olan kisinin fikirlerine katiliyorum. 1976 yilindan beri “Secret” kitabinda anlatilan yontemler ile yasamimi yuruttum, bu yilin yaz aylarina kadar.
Agustos ayinda bir yakin arkadas araciligi ile Haci Ahmet Kayhan dedemiz ve onun eserleriyle ve ayni gun bir iki saat sonra Ahmed Hulusi bey in eserleriyle, bir tesaduf halinde tanistim. Islamiyeti bu iki degerli kisilerden ogrenmeye basladim. Siz Islamiyetten baslayarak, “Secret” ta anlatilanlari anlamaya calisirken ben tam tersinden konuya gormis oldum. “Secret” bilgilerinden Islamiyete gecisi yasiyorum. Bundan once Ahmed Hulusi beyin web sitesinde “secret” konusuna degindigini gormustum ve sizlerin de o makaleyi okumanizi tavsiye ederim.
Yeni yilda Allah hepimizin Mursid’imiz olsun.
4 Ocak 2008 03:08
Slm. Yorumlari okuyunca hayal olanin gercek olani anlamaya calistigini ya da resimlerin ressamin özelliklerini tartistigini ya da soyut olanin somut olani tüm özellikleri ile! anlamaya ugrastigini görüyorum! Biz ne bilsek! ne yabsak! aslen kim fail diye düsünüyorum! Kendimi! bir tv. kumandasi olarak! görüyorum ve beni imal! eden mühendisi! anlamaya calisiyorum! İste sana SECRET!.. ALLAH’im bizim! senin bildirdiklerinden baska bir bilgimiz YOKtur! SEN noksan sifatlardan münezzehsin.