Dua kapısından girişle açığa çıkacak olan Kudret; Secret’te anlatıldığı gibi isteyenin istediği zaman elde edebileceği bir oluşum değildir. Kişisel Gelişim, NLP veya Secret söylemlerinden hareketle çok parası olacağını düşünerek çapını aşan yatırımlara bodoslama dalanlar feci sonuçlar yaşamışlardır. Konumuz; sırrın o boyutu değil. Biz Dua- Kudret- Zuhur bağlantısından bahis açıyoruz. Bu nedenle, egoya dayalı dünyevi kazanç formülleri üretmek gibi bir uğraşımız olamaz! Gayemiz; Kaderin Kazaya dönüşümünde işleyen mekanizmayı biraz olsun göstermek; insanımızın kendine kolaylaşanlardan hareketle, neyi neden yaşadığını fark etmesine yardımcı olmaktır..
İşte bu amaçla geçen hafta, İslami birikimimizde Secret’ten çok daha fazlası olduğunu göstermek üzere bazı doneler sunduk ve üzerinde hafif bir fikir jimnastiği yaparak asıl hazineye dikkat çekmek istedik. Can alıcı sorumuzu tekrar edelim:
- Kudreti izhar edecek, nasibimizde olanı yaşamımıza çekecek/açığa çıkaracak mekanizmayı nasıl kullanacağız? Nasıl davranır, hangi idraki kuşanırsak o sır gerçeklik kazanır? Nelerin neleri açtığını/çektiğini tespit edebilir miyiz?..
Birimsel Vehim Narından Evrensel Vehim Nuruna: B sırrını kuşanmada en büyük perde; vehmî benliğimiz. Tek başına hiç var olmadığı halde var zannettiğimiz birimsel yapımız. Ürettiği varlık vehmi ile bizi nara, ateşe, azaba çeken; sahiplik duygusu ile işleyen; hırs, haset, kıskançlık, fitne, baskın çıkma, elde etme vb. negativiteyi açığa çıkaran nefsimiz! (Mâlik) Öncelikle onu tanımamız; verdiği azabı fark etmemiz, kurtulmaya niyet etmemiz gerekiyor.
Sahiplik ekseninde zuhura çıkan egoyu fark etmek; ilim ve hikmetle gelişir. Fark etmek bazen sahne ile; acı ya da zorlayıcı bir olayla, bazen de karşımıza çıkan ilim ve hikmet ehli ile start alır. Yoksa durup dururken, işler tıkırında giderken hiç kimse egosunun varlığını fark edemez! Çünkü ego, yerine göre ayet ve hadisleri kullanacak kadar insafsız, yerine göre kişiye kendini evliya zannettirecek kadar haindir. Ürettiği sanal hükümranlığı yıkmak, süslü gösterdiklerini elinin tersi ile itmek her kişinin değil er kişinin harcıdır. (Noktandaki kudret)
Ego; birimsel vehimler üretir. Bunlarla sanal zevkler, neşeler oluştururken, çoğunlukla sahiplik çerçevesinde gelişen kayıp endişeleri, elde edememe kaygıları, öne geçme hırsları ile dünyamızı cehenneme çevirir. Onun ürettiği vehim narı, ondan çıkıldığı takdirde vehim nuruna dönüşecek potansiyeli içinde saklar. Özetle; birimsel düzeyde nar olan vehim, birimsellik perdesini yırtıp evrensele açıldığımızda nura dönüşür. Birimsel bazda ürettikleri ile azap veren vehim, evrensele açılınca yepyeni bir dünya bahşeder.
Vehim narını, vehim nuruna dönüştürmenin yolları neler? Şu maddelerde özetleyeceğimiz aşamalar yaşanır, hakkı verilerek birbirine bağlanırsa bi iznillah dönüşüm mümkün.
1- İmAN, Kur’AN, İnsAN: Ara başlık bir şeyler fark ettirdi değil mi?.. Hz. Ali’(kv)nin EL’AN ÖYLEDİR diyerek açığa vurduğu AN BİLİNCİNDE YAŞANAN TEKLİK; önce İman, Kur’an ve bunları kuşananın yaşayacağı hakiki İnsan olmakla mümkün. İman Nuru kişide açığa çıkmadıkça, onunla birlikte Kur’an’ın hakikati okunmadıkça/yaşanmadıkça gerçek insan olunası değil. An bilincine taşıyan sıralamaya devam edelim.
2- Sabır ve Ümit: Ego; kendi aleyhine oluşlar vehmeder. Olanların bazısı kârlı bazısı zararlıdır. Düşmanları vardır egonun. Kendini ayrı bir yapı sandığı için savunmak, korunmak, varlığını sürdürmek ister. Bu amaçla da gelişmelere kötü- zararlı- aleyhe- acı- ters- yanlış etiketlerini kolayca yapıştırıverir. Oysa âlemde olması gereken olmaktadır.
Objektif bakamaz ego. Olması gerekeni kendi hazırladığı gayet mantıklı (!) kılıflara sokar. Böylelikle varlığını sürdürürken hâkimiyeti altına aldığı kişiye derin acılar çektirir.
Egodan çıkışın ilk anahtarı sabırdır. Sabır; olayı henüz sıkıntı ve acı görme anında içsel dirençle karşı koyma halidir. Bu sürede kişi yanar, acı çeker ama en azından “Bu da Hakkın takdiri” diyerek dirençli kalmaya çabalar. Sabır kuşanıldıkça Seyir haline mesafe alınır.
Sabrın zirvesi Kur’anda SABR- I CEMİL olarak Yakup (as.) ın dilinden ifade edilmiştir ki; bize göre SABR-I CEMİL ile kast edilen bela görerek sabır değil, onun bir boyut ilerisinde yaşanan SEYR halidir. Orada artık ıstıraplı bir bekleme değil; Haktan bilerek ümitli bir seyir vardır.
(Sabırda saklı kuvvenin geniş tahlili: Saklı Kudret İnce Tel )
3- Salih Amel ve Hakkı Tavsiye: İman amelle gerçeklik bulur. Ehliyetin kişiye ne kazandırdığı direksiyona geçip trafiğe çıkmakla deneyimlenir. Kesret âleminden kopuk bir Vahdet anlayışı; ehliyetini senelerce cüzdanında taşıyıp kontağı bir kez bile çevirmemek gibidir. İşte bu sebeple içsel manadaki iman ve okunan Kur’an, Salih Amel ile açığa çıkarılmalıdır.
Hak görmek hoş görmekten geçer. Hoş görmenin ilerisi Bir görmektir. İşte bunun için Salih Amel, Hakkı Tavsiye ile perçinlenmelidir. Her şeyi Hak görebilmek; Hak bilebilmek çok ciddi bir basamaktır bu yolda.
4- Rıza: Seyir halinin, Hak Görmenin daha ileri aşamasıdır ki; burada artık acı- tatlı kavramları düşmüş, kulluk zevki ile olanı olduğu gibi yaşama başlamıştır. Razı olanda sabra yer olmadığı gibi beklenti de söz konusu değildir. Razı olan ümit bile etmez, sadece yaşar, sadece hisseder. Çünkü bu boyutta ümit; beklenti demektir. Beklenti her an kişiyi alt boyuta çekebilecek, ego canavarını uyandırabilecek bir haldir. Onun için rıza hali seyirden ileri boyutların eşiğidir. (Rıdvan) Daha zirvesi de var mı? Devam edelim.
5- Tevekkül: Vekil tutma diye mana verebileceğimiz tevekkül; birimsel benlik kokusu taşıyan kişisel akıldan sıyrılmakla kalmayıp genel akli yaklaşımlara dahi prim vermemektir. Burada sadece Allah’a dayanma söz konusudur. Hz. İbrahim(as) Nemrut ateşi önünde birimsel aklını konuşturmadığı gibi evrensel aklın sembolü Cebrail’e de “Çekil aradan” demiştir. Tabiri caizse gemileri yakmaktır tevekkül. Bundan ilerisi var mı?.. Olmaz mı?
6- Teslimiyet: Çoğu kere tevekkül ile teslimiyet aynı şey sanılır ve genelde karıştırılır. Aynı değildir. Arapça’da bir kaide vardır: “Şayet bir kelimenin yazılışı farklı ise manası da farklıdır!” Mademki biri tevekkül biri teslimiyet, o halde derin bir fark var. Şimdi onu yakalamaya çalışalım.
Tevekkül; kabaca vekil tutma, Allah’a yaslanmadır. Tevekkülde ümit, güven, destek hissi vardır. Teslimiyet ise; olayı hiçbir yere havale etmeden oluşa tamamen teslim olmaktır. Ne bir ümit, ne bir güven, ne bir beklenti kırıntısı vardır orada. Benliğe ait ne varsa yere serilmiştir. Hiçlenme hali de diyebiliriz teslimiyete.
Tevekkül ve teslimiyeti canlı iki örnek üzerinde gösterirsek sanıyoruz fark daha zihnimizde berraklaşacak:
İbrahim’(as.)in ateşe atılmadan önce “Hasbunallah” demesi; Tevekkül! İsmail’(as)in bıçak altına yattığında “Babacığım buyur emri yerine getir” demesi; Teslimiyettir!..
Tüm bu maddelerin dışında, belki de normal akışın haricinde, istisna bir hal daha var ki, onu zikretmeden geçemeyiz.
7- Muhabbet: Hakka yönelen kişinin zikir, dua, riyazat gibi çalışmaları belli bir disiplin içinde yerine getirmesi, yukarıda bahsi geçen kuvveleri açan vazgeçilmez metotlar. Bunlarla beraber ya da bunlar haricinde çok özel olarak yaşanan muhabbet; içte duyulan derin sevgi; dua-kudret mekanizmasının kullanılmasında hiç de küçümsenemeyecek bir olgu. Geçmiş dönemlerde pek çok veli; Muhammedi Muhabbetle yüksek mertebelere ulaşmıştır.
Sevmek; egonun en sevmediği şeydir. Sevmek; sevilenin haline bürünmek şeklinde geliştiği için egonun yağ gibi erimesi demektir. İşte onun için nefret, kırgınlık, ayrılık- gayrılık damarlarından beslenen ego, sevmeyi hiç sevmez. (Egonun en sevmediği şey: Sevmek)
Sevginin en yakıcı, en ileri boyutu aşktır. Sevenin sevdiğinde hiçlenmesidir. Gönüllü olarak yanmak, razı olarak boyun eğmek, belayı kadeh kadeh yudumlamaktır aşk. Nasibinde olan mecazi aşktan hareketle İlahi olana yol bulur.
Muhabbet ve aşk ehli, kalplerinde duydukları derin sevgi ile pek çok müşkülatı çözümledikleri gibi, kendi hallerini de başkalarına kolaylıkla yansıtan ve yayan kimselerdir. Kudretin yoğun biçimde açığa çıktığı muhabbet ehli; sevgiye çeken manevi mıknatıslardır. Bazen bu çekimleri paratoner misali bela çekerek de zuhur edebilir.
…
(Bu maddeler çerçevesinde tarihi ve güncel örnekler, detaylı biçimde gelecek hafta işlenecek.)
Vehim Nurunun Zuhuru: Alemlerin aslı hayal. Hepimiz Allah İlminde suretleriz. Allah hem alemlerin Rabbi, hem de alemlerden gani. Onun Nuru her şeyi kaplamıştır. Aslı hayal olan alemler vehim nurundan doğan yansımalar. Yani vehim nuru el’an ortadadır ve zuhuru an be an sürmektedir. Bu devamlılık; kudret okyanusunun sürekli dalgalanışı, “Her an yeni şa’nda oluşu” diye de ifade edilir.
Vehim Nuru ile aramızdaki perdenin benlik olduğunu söyledik. Ego, insanı dış etkilerden koruyan bir zırh değil, nura set çeken kalın bir duvardır. O duvar yıkıldığında nur alabildiğince açığa çıkacak, kişilikten arınan kul; nur içindeki oluşlarla el ele, kol kola yürümeye başlayacaktır. Zirve noktası; “Elinde tutan, gözünde gören, dilinde söyleyen Hak olur” şeklinde işaret edilen bu durum; daha açık söylemek gerekirse B sırrı gereğince Hakkın nurunun zuhuru ile bir-beraber yaşamak demektir.
“Siz dileyemezsiniz; sadece Allah diler” ayetinin sırlı vechesi burada açığa çıkar. Kendi dilek ve isteklerinden arınan, kendi varlığının hiç var olmadığını bilen, yokluğunu sezen ve yaşayan kul; sadece Allah diler hükmü dahilinde bazı oluşlara yön vermeye başlar. “Feyiz saçtı”, “Eli uğurlu geldi”, “Himmet buyurdu”, “Keramet gösterdi” denen haller o zattan zuhur etmeye başlar. Kişiliği kalmayan o zat; Hakkın nuruna aynadır artık.
Burası kelimelerle anlatılması güç bir nokta. Tekrar ısrarla vurguluyoruz ki; kulun ilahlık noktasına geçişi ya da kaderi yönlendirmesi gibi bir şey değil anlatmak istediğimiz. İradesi olmadığını fark edenin, Mutlak İrade ile bir- beraber yürüyüşü desem belki biraz anlaşılır. Ama yine de net bir tarifi, yanlış anlaşılmalardan uzak bir açıklaması şu anda halen güç!..
Biz, böylesi bir kulun nasıl kudret ortaya koyduğunu, duasının nasıl icabet bulduğunu, çevreye ve işleyen sisteme nasıl tesir ettiğini haftaya hem tarihi hem de yaşanmış misallerle açıklayacağız. Söze, lisana, açıklamaya dökmesi zor Vahdet hali; belki bir nebze kavranır bu sayede. Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki; yukarıda maddeler halinde özetin de özeti olarak geçtiğimiz halleri kuşanan kul, vehim nuru dahilinde kendinden kendine/ kendinden çevreye bazı zuhurları görebilir. Sabır, Tevekkül, Teslimiyet, Rıza ve Salih Amel; sadece devam edilen birer ibadet olmaktan öte; Kudrete yükselen merdivenin seyir basamaklarıdır. Elde edilen manevi mertebe nispetinde nur tecellisine ayna oluş artacaktır.
Bunun için öncelikle dua ve zikir kavramlarının hakikati iyi anlaşılmalı!
Dua ve Zikirden anlaşılması gereken! Dua deyince sadece istemeyi, zikir deyince de sadece kelime tekrarını anlamak kısıtlı ve kalıp bir yaklaşım. Dua; yaşadığınız, nefes aldığınız her an, içinde bulunduğunuz fiil yada düşünsel haller bütünüdür. Yaşam, bir duadır. Sadece isteklerinizle değil, halinizle, ahlakınızla, duruşunuzla, tavrınızla da çok şeyi kendinize çeker ya da itersiniz.
Zikir ise; sürekli Hakkı hatırlamaktır. Nasıl ki salattan kastın en alt basamağı beş vakit namaz; en üst boyutu daimi namaz ise, zikirle işaret edilenin zemini esma tekrarı; üst boyutu ise daimi olarak Huzurullahta olduğunu fark ediştir.
İşte bu çerçevede sadece lisanımızdan çıkan istekler değil, halimiz, davranışımız, tepkimiz yada kabulümüz de etrafımızda çekim oluşturan, özden zuhurlar sağlayan dua örnekleridir.
Pozitif- Negatif Talep: Dua deyince hep kendi hayrımıza, lehimize, olumlu talepler akla gelir. Madem ki dua kavramını geniş açıdan ele aldık, taleplerimizi de farklı yönlerden değerlendirmek gerekiyor.
Açığa çıkardığınız anlam pozitif ise, genelde pozitifi çekersiniz kendinize. Negatif ve olumsuz ise, çevreniz de öylece şekil alır. Sevgi eken dostluk, nefret eken düşmanlık biçer. Ekilen şeyin cinsi ne ise o biter, karşımıza gelir. Kur’an’ın ifadesi ile hayatımız;”Ellerimizle yaptıklarımızın” oluşarak önümüze gelişinden başka bir şey değildir. “Düşüncelerinizden dahi mesulsünüz” uyarısı; düşünce ve hayalin tıpkı eylem gibi çekim oluşturduğunun açık delili.
“Cihan dağdır, yaptıklarımız ses!.. Yankıyı duyunca kim o bağıran demek ne tuhaf! Ses çıkaran sen isen yankıya hayret etmek niye?” tespiti ile bu sırrı açıklayan Mevlana; gül ekenin bülbülü, diken ekenin kargayı davet ettiğini açıkça beyan eder!
“Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” diyen Bediüzzaman da aynı sırra dikkat çekmiş; güzel görmenin (hoşgörü ile Halim esmasını açığa çıkarmanın) güzel düşünceyi, onun da güzellikleri çekeceğini gayet net izah etmiştir.
Meşhur Nutk-u Şerifinde sırrı daha da ileri giderek açar Kenan Rıfai (k.s)
İşte onun dua-kudret-zuhur birlikteliğine dair dizeleri:
Hak suretidir âlem-i imkân ile âdem
Bundan güzeli nerde ki cennet’te mi sandın
Her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli
Sen de bu cemâli, huri gılmanda mı sandın
Her yerde, fakat arifin kalbindedir Allah,
Yoksa sen onu arz u semâvâtta mı sandın
Dünyâ diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mîzân ü sırât’ı mutlaka orda mı sandın
Cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın
Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen
İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın
Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle
Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın
Fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh
Sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın
Yeniler her âh ile ken’ân ahd-i elest’i
Ahım acaba nefha-yı hâbîde mi sandın
(Kenan Rifai - Nutku Şerif)
…
Arifin kalbinde Allah!.. Cennet- Cehennem, Zulmet ve Nur yaptıklarının gölgesi!.. Bilgin sana kıymet!.. Talebin ne ise osun sen!.. Halin ne ise müşteri sen oldun o hale!…
Son devirde yaşamış, hem ilim hem gönül ehli bir Hak Dostu söylüyor bunları. Ve gayet açık söylüyor. Daha nasıl açıklansın?!…
…
Pozitif bakış ve eylemin pozitif titreşimlerle pozitif halleri, negatifin titreşimlerin de olumsuzu çektiği artık bilimsel yollarla da açıklanan bir gerçek. Bu noktada aykırı bir soru sorulacak. Yazılara yapılan yorumlarda ve gelen maillerde sıkça karşıma çıkan o soru; secretle açılan kudret sırrından perdelenmenin galiba ana sebebi. Soru şu;
- Kardeşim madem iyi bakışla iyilik çekiliyorsa, Rasuller, Nebiler ve Velilerden daha iyi hayata kim bakabilmiş ki?.. Onlar bu sırrı kullanmayı bilemez miydi?.. Niçin hayatları hep çile, mücadele, açlık, savaş, iftira, dışlanma şeklinde geçti?..
Bu kilit soruyu yine sorulduğu noktadan, yani Rasul- Nebi- Velilerin hayatı ve onlarla zuhura çıkan idrakler noktasından çözümlemeye çalışalım.
Bela ve İmtihan Sırrı: Bu konuyu açarken Hz. Mevlana’dan yardım alalım:
“Parmaklara yüzük olmak isteyen taş; yontulmaya razıdır!”
“Taşlar yontulmadan tuğla, demir çekiçlenmeden kılıç olmaz!”
“Toprağın bağrına indirilen kazma, onu yaralamak için değil, su çıkarmak içindir!”
“Başına gelen belalarda Rabbın sana düşmanlık ediyor sanma. Bak, evin hanımı da halıyı sopalar durur ama, dövmek için değil, tozunu almak için! Sevin ki Rabbin tozunu alıyor!”
…
Sıradan ağaçlar ormanda büyür, gelişir, sonra ya çürür yada sobalara odun olur. Başköşeye mobilya olması istenen ağaç, önce yontulacak, sonra biçilecek, sonra fırınlanacak, sonra da cilalanıp koltuk yada masa olacaktır. Ne anladık?
Nebilere, rasullere, velilere birileri zulmetmiş değildir. Allah’ın gözdesi olan bu zatlara kimse zulmedemez. Ya ne olmuştur?…
Onlar, bilerek ve isteyerek, getirisinin farkında olarak çileye talip olmuşlar, derdi kuşanmışlar, ıstırabı yaşamışlardır. Buraya dikkat edin! Bilerek ve isteyerek! Ardından gelecek geniş idrak ve engin açılımları bildikleri için istemişlerdir bunu! Talip oldukları bilinç çok çok yüksek olduğu için çekmişlerdir bizlere negatif ve acı görünen sahneleri kendi üstlerine!
Onlar toplumlara rahmet ve şifadırlar. O nedenle paratoner olup çekerler yıldırımı kendi üstlerine. Çekerler ki korunsunlar layık olmayan gözlerden. Çekerler ki suya kansın rahmete susayan! Bunu Efendimizin hayatından hepinizin bildiği Hicret olayı üzerinden açalım. İlk bakışta ne diyoruz?
- Mekke işkencesi artınca Efendimiz (sav) ve ilk müminler daha rahat bir ortamda dinlerini yaşamak için Medine’ye gittiler.
Biraz daha bilinçlenen şöyle diyor:
- İşkenceden kurtulmak değildi dertleri. Daha engin bir kitleye açılmak, güçlenerek geri gelmek için gittiler! Fetih için manevi hazırlık süreciydi hicret.
Çok daha üstten bakan ise söylenmemiş bir şey söylüyor:
- Mekkelilerde ilk müminlere zulüm ve işkence halinin Allah tarafından açığa çıkartılması; Rasülullah’ın yaymak istediği idrakin ivme kazanması içindi. Ashab bunu yaşarken, talebinin farkında idi. Bela ve acı gibi görülene bu bilinçli talep; diğer nebi- rasuller ve evliyaullah için de benzer şekillerde geçerlidir.
…
… …
Anlatmak istediğimiz ama yine de çok açık ifade edemediğimiz gerçeği, iki işaretle geçelim:
1- Mevlevi dervişlerin ayrılırken veda duası şöyle imiş: “Belan bol olsun kardeşim!”
Niçin bela istediler, neyi fark ettiler dersiniz?..
2- Necip Fazıl KISAKÜREK’ e ait bir dize:
Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın
Düşman diye tanımlananın KENDİNİ İFADE VE HIZ KAZANMA ARACI OLUŞU dikkate değer!…
…
Dua-Kudret- Zuhur akışının değişik boyutlarını misallerle haftaya konuşalım nasipse!.. Olumlu bakışın olumluyu, olumsuz bakışın olumsuzu davetini, duanın gücünü, bazı zatların neden çok bela çektiğini, salih amellerin getirisini, sabrın neleri açtığını, teslimiyette saklı sırrı, muhabbetin engin gücünü misaller üzerinde bir bir değerlendirelim inşaAllah.
(Haftaya: Duanın hayat, hayatın dua oluşuna misaller)
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
m_dogramaci@yahoo.com
| Kategori: Mehmet Doğramacı |
|
|

27 Aralık 2007 15:33
Selam, diyerek yazima baslamak istiyorum. Sayin Dogramaci son yazinizi okudum, kendimce düsüncelerimi pc deki harflere dokunarak dile getirmek istedim, ancak dünya ve ölüm ötesine dair o kadar güzel anlatimlar gördüm ki… Kafamda bazi seyler planlayip sunu da yaziyim diye düsünürken, 3-5 saniye sonra düsüncem karsima cikti “diger satirlarda”, dolayisi ile bana yazacak bir sey kalmamis… Ama sunu yazmadan gecemiyicem; efendimizin (sav) iyi düsün, iyi konus, iyi yasa mantiginin adina “The secret” demisler.. Varsin desinler… O büyük zati (efendimizi) övmek de benim haddim degil..
Dedigim gibi bana yazacak bir sey kalmadigini düsünüyorum, eger yazarsam sayin yazara ayip etmis olurum, sanirim… Tesekkür ederim M. Dogramaci bey, Allah eksikliginizi göstermesin.
Selametle dostlar…
28 Aralık 2007 00:29
KUR’AN’A GÖRE İnsan İradesi Vardır. Bu İrade Hissini ALLAH Sürekli Yaratmaktadır. Kim “Sen Yoksun Senin Gücün Yok, Derse ŞİRK ve İFTİRA Etmiş Olur.” Kurandan Bi-Haber Cahildir ve Gafildir. ALLAH’IN Öyle Kulları Var ki Haricteki/Dış Alemdeki Hadiselere Tesir Ederler. Halen de Böyle.
Mısra: Zekiy Olana Bir İşaret Yeter.
29 Aralık 2007 19:13
Artık bela ve kötülüğün getirisini düşünüp tadını çıkarmak ne güzel. Allah’ın sistemi ve düzeni iman etmişlere göre mükemmel.
Allah imanı yaşayabilmeyi nasip etsin, hazmını kolaylaştırsın.