Duanın boyutsal derinlikleri üzerine yaşanmış bir deneyim…
Duanın mümine verilmiş en büyük ilahi hediye, en kıymetli anahtar, en nadide hazine olduğunu okumuştu eserlerden. Her şey Allah’tan istenecekti. Hadiste “Ayakkabılarınızın bağına varıncaya kadar Allah’tan isteyin” buyuruyordu. Hayvanının yemine- samanına kadar Allah’tan iste, versiyonu da vardı hadisin. Bugüne kadar öyle istekleri olmuştu ki, sayılacak gibi değil. Sağlık, iyi bir iş, huzurlu bir aile, sevgi dolu bir çevre, iyi bir ev, ayağını yerden kesecek kaliteli bir araba, kimseye el açmayacak kadar dolgun bir gelir… Ve daha neler neler…
Geriye dönüp bakınca, dua ile hayatında olağanüstü bir değişiklik olmadığını fark etti. Her şey aynı akışındaydı sanki. Bazen sorardı kendi kendine; “Nasılsa yazılanı yaşıyorsam, alnımda çekip götüren O ise, duanın anlamı ne ki?..”
“İsyan girdabına sürüklenmektense iyisi mi gene de duaya devam edeyim” dedi… Önceki gibi değildi dua şekli artık. Bir şey verilsin, bir talebi karşılansın diye dua etmiyordu. Aslında kırıktı gönlü. Duaya dair eserlerde bir dizi formüller vardı. Borç ödemekten zengin olmaya, iş bulmaktan baht açılmasına terkipler, vefkler, virdler neden kendinde işe yaramadı?..
Az mı zikir yapmış, gündüzleri cami ve türbe köşelerinde, geceleri seccadede az mı niyaz edip yakarmıştı. Değişmiyordu, hiçbir şey değişmiyordu işte… Böylesi çöküntü anlarında şeytanı vıdı vıdı etmekten geri durmazdı:
-Herkese veriiiiir, sana yooookkkk! Günahkârlara yağdırıyor, sen secde ediyorsun vermiyor işteeeee…. Hahahaaaaaa… Hahahaahaaaa… Vermeyeceeeekkkk!
Hain şeytan. Fırsat buldu mu kaçırmazdı. Gözyaşlarına gücü yetti. Zaten başka ne yapabiliyordu ki?.. Ama ne zaman gözyaşları süzülse, iç dünyasında ferahlama hissederdi. Yağmur öncesi bunalım ve gerilimin rahmete dönüşmesi gibi, insan gönlünü rahatlatıyor, kalbini bereketlendiriyordu gözyaşları.
* * *
O soruyu gene sordu: “Bir şey değişmiyorsa niçin dua ediyorum?”
Aşkın Sultanı Mevlana seslendi: “Kardeş, sen dua nimetine yönelmeye bak! Kabul edilmiş yada edilmemiş bundan sana ne?.. Dua edebiliyorsun ya, ona bak!”
Hz. Mevlana başka bir şey söylüyordu. Kabul yada ret değildi duanın esprisi. Duanın kendisi nimetti. Öyle ya, huzuruna almış, el açtırmış, dil döktürtmüş, kulum demişti ya, bundan daha büyük nimet mi olurdu?.. Artık istek ve talep için dua etmemeliydi. İsteklerini söylese dahi, usûlen olacaktı, kilitlenmeyecekti o noktaya. Ve duasında şükrü öne alacaktı. O kadar çok nimet bahşetmişti ki Allah, hiçbirinin şükrüne insanın gücü yetmezdi. Zaten insanda güç mü vardı ki?.. Kudret de kuvvet de Ona aitti.
Dua şekli değişmişti. Şükrediyordu verilenlere. Sağlığı yerindeydi. Geçimi de. Çevresi ile arası da iyiydi. İdealleri gerçekleşmese de aç, açık değildi. Hem ideal beklenti değil miydi?.. Beklenti dünyevi boyuta çekerdi insanı. Dünyevi boyut; azabın ta kendisiydi. Hallerin en güzeli razı olmaktı.
…
Ama kafası karışıktı. Duada saklı bir kudret vardı. Bir anahtar vardı. Duası gerçekleşenlerin hayatından pasajlar okudukça yine düşüyordu esfele. Şeytan eskisi kadar olmasa da gene fısıldıyordu: “Sana vermeeeeezzzz!… Demedim miii verrrrmezzzz, bırak inadııııı?”
Şeytana bu defa prim vermedi. Soracak, araştıracaktı.
…
Yine başucundan ayırmadığı Mesnevi’ye gitti eli. Hz. Mevlana bu hali de açıklamalıydı.
“Peygamber değil ama kitabı var” denecek ölçüde Mesnevi dünya çapında ilgi buluyordu. Bu hali de açıklamalıydı. Hikâyeler arasında bir söz yakaladı:
“Padişahlar kendilerine menfaat için gelenlere hemen ihsan edip yol verirler. Sevdiklerine hemen vermez, bekletir, yanlarında tutarlar. İsteğin olmuyorsa üzülme, padişah seni sevmiş, yanında tutuyor ya, daha ne?..”
Bu da ayrı bir boyuttu. Allah, sevdiklerinin isteğini geciktirir miydi? Allah kendisini seviyor muydu? Nefse prim vermemek için direndi: “Yok canım daha neler?.. Allah’ın sevgili kulu olmak kiiim ben kiiim?..”
“Rabbim, Allah’ım” diye yalvarıyordu ama cevap geldiği falan yoktu. Veli zatlar cevabı da duyarmış. Kalplerine ilham olunurmuş gaybın sesi. Onca yalvarıp yakarmalarına karşılık bir kelime ses duymamış, bir kuple ilham almamıştı. O halde Allah’ın kendi kapısında beklettiği kullardan olamazdı. Sevdiklerine dahil olmak gibi bir durum yoktu yani…İlerleyen sayfalarda Mevlana buna da cevap verdi: “Senin ‘Ya Rabbim’ diyebilmen; Onun ‘Buyur Kulum’ demesinin ta kendisidir!..”
İş gene değişiyordu. “Rabbim” demek “Buyur Kulum” denmesi idi. Bu nasıl işti? Ayeti hatırladı: “Dua edin; icabet etmekteyim!”, “Beni zikredin ben sizi zikretmekteyim”
Mevlana ayeti tefsir ediyordu sanki…. Bugüne kadar ayetleri hep geleneksel bağlamda çevirmişlerdi. “Dua edin icabet edeyim” değildi. Doğrusu; “İcabet etmekteyim” şeklinde geniş zaman olacaktı ifade. O zaten her an yeni bir şanda icabetini sürdürüyordu. Onda bir kesinti yoktu. İş; dua ederek sürece katılmak, daha doğrusu o akışın zaten an be an içinde olduğunu fark etmekti… “Zikredin, zikredeyim” demiyordu ayet. “Beni zikredin ben sizi zikretmekteyim” idi doğrusu. Her an süren evrensel tesbihata, ilahi zikir korosuna katılmaktı mesele. Onu hissedebilmek, iliklerine kadar duyabilmekteydi bütün sır.
“Davut (as) evinin penceresini açar, dağların, kuşların, derelerin zikrine katılır” yazıyordu Peygamberler Tarihi. Zihninde ışık yandı. Ya Huuu evinin penceresini açıp dışa doğru zikre katılmak değildi. Anlatılan baştan ayağa mecazdı…
Ev; gönlümüzdü… Hüner; asıl Kabe’nin bulunduğu gönlü tüm mahlukatla birleştirebilmek, alemle barışabilmek, kendini başkaları kavramından, ayrılık- gayrılıktan kurtarıp birliği hissedebilmekti… Davud (as) onu yapıyor, onu yaşayınca da kulluk zırhını giyinip, ilahi kudretin kendinde açığa çıkışını seyrediyor, nefsin hegemonyasına kılıç vurup, Halifetulllah sırrıyla özünün, egoya hükümran oluşunu zevk ediyordu… Zırh da, Krallık da, Doğanın Korosu da serâpâ mecazdı. Mecazlarda boğulmaktan neler çekmişti meğer?..
İçine doğan manaya hayran oldu… Şimdi bir ilahi dinlemenin tam sırasıydı. Yok yok önce Kur’an dinlemeliydi… Sudeysi’den Abdüssamed’e, İsmail Biçer’den Kâni Karaca’ya Kur’an bülbüllerinin şakımalarına verdi kendini ayet ayet, sure sure… Cennet bahçesindeydi artık… Dua algısı da, yönelişi de değişiyordu…
Kur’andan sonra biraz da ilahi giderdi hani… Mustafa Özcan Güneşdoğdu’yu çağırdı önce… EY RAHMETİ BOL PADİŞAH CÜRMÜM İLE GELDİM SANA diyecekti Mustafa. Sonra Sami Savni Özer’i çağırdı. SEVDİM SENİ MABUDUMA, CANAN DİYE SEVDİM diye aşkını ilan etti Sami ağabeyin dilinden… Gecenin assolisti Ahmet Özhan’dı. Derviş gönüllü Ahmet ağabey de kırmadı, davete icabet etti. Önce sema rayihaları saçıldı gönlüne…
DİNLE SÖZÜMÜ SANA DİREM ÖZGE EDADIR
DERVİŞ OLANA LAZIM OLAN AŞK-I HUDADIR
SEMA SAFA, CANA ŞİFA, RUHA GIDADIR
SEMA SAFA, CANA ŞİFA, RUHA GIDADIR
Sonra bir Bektaşi nefesine geçti:
GÜZEL AŞIK, CEVRİMİZİ ÇEKEMEZSİN DEMEDİM Mİ?
BU BİR RIZA LOKMASIDIR YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?
…
Cevr ü cefa deyince hüzün kapladı içini. Az çekmemişti hayattan. Sınavlar peş peşe geliyordu. İmtihanın ardı arkası kesilmiyordu. “İmtihan, sana değil; sendendir!.. İmtihanla kendi potansiyelini görür ve sonuçlarını yaşarsın!.. Fitne yani imtihan, senin, ilminle ne derece yaşabildiğini fark etmen içindir!.. Sanma ki imtihan, başkalarının seni mükafatlandırması ya da cezalandırmasıdır!..” diyordu ehli. Tamam, kabul etmişti bu gerçeği ama dayanmak da zordu be birader… “Sabah ola hayrola” deyip uykuya çekildi.
…
Sabah uyandığında Kesret âlemine girecek, dış dünyaya katılacak, yine sorunlar yumağının içinde bulacaktı kendini… Gece maneviyata kanatlanmak güzeldi de bir de sabahı vardı işin. Her kulun kendi gerçeği vardı. Onunla yüzleşmek kolay değildi… Mevcut sorunların yine üstüne çullanışını seyrediyordu. “Hiç bitmeyecek mi?” derdi bazen. “Ya Huuu az bıraksa, az nefes alsam da sonra sürse, olmaz mı?.”.
Bu sorular gene esfele, alt boyutlara, emmareye çekiyordu. Çıkmalıydı buradan. Olana razı olmak şarttı. Ama olabiliyor muydu? Görüştüğü bir dosta halini biraz anlattıktan sonra ”OLANA RAZIYIM” dedi.. O dost cesur bir gerçeği serdi gözlerinin önüne: Kendini kandırıyorsun… Razı değilsin… Tahammül etmekle razı olmayı, katlanmakla hoş görmeyi karıştırıyorsun sen!..
Fena halde bozuldu bu sözlere. Kendinden yaşça da küçük olan biri bunları söylemişti. Mırıldandı: “Ukala şey ne olacak?.. İki kitap okuyan, üç kavram ezberleyen kendini tasavvuf uzmanı sanıyor!” Ondan ayrıldıktan sonra söylenenleri düşündü. RIZA İLE TAHAMMÜL aynı şey değildi. Tahammülde çirkin ve bela gördüğüne katlanma vardı. Katlanma olan yerde rızadan söz edilemezdi ki!?.. Gerçekten razı olsa, başında olanı dile getirmekten, “Ben de bu aralar sınavlar yaşıyorum” demekten kaçınırdı. Bunları dile dökmek; Allah’ı kula şikayet etmek gibi fena halde edepsizlik kokuyordu hem…
Kızdı, ukala dedi ama galiba delikanlı haklıydı. Nasıl geçecekti rızaya?.. Nafileler; Allah’a yakiyn vesilesiydi. Ama nedense fazlaca nafilesi yoktu. Başladığı zikirleri dahi istikrarlı biçimde sürdüremiyor, bir süre sonra bırakıyordu. Oysa duada ısrar etmek, hedefe kilitlenmek esastı. Olaya farklı bakan bir başka dosta uğradı:
- Üstüme hüzün birikti, derdim çok fazla. Belalar da akın ediyor. Ama hamdolsun diyorum. Malum belaya hamdedilir, nimete şükredilir…
Dostu bastı kahkahayı: “Şükürler olsun, demelisin. Ne mutlu ki belan var!”
Ona da kızacak oldu, kızamadı. Bu kahkaha belli bir fark ediş ve eminlik yansıtıyordu.
Dinleyecekti: “Mübarek olsun. Belan olması ne kadar güzel. Şükret, şükret!”
Devam etti:
- Dua, zikir sen ne önerirsin?..
- Öneririm de, yapamazsın sen!
Sanki damarına basıyor, yapma azmini körüklüyordu bu sözler.
- Yaparım dedi..
- Görürüz.
Ondan ayrılırken kendine sordu: “İlla birinden öneri mi lazım? Elde onca kitap ve döküman var. Kendimi disipline edemez miyim?” Kafaya koydu. Bir süre uzlet, biraz sessizlik, biraz oruç, yoğun zikir çalışması yükledi kendine. Hepsini yaptı. Geceleri hiç okumadığı kadar Kur’an okuyor, gündüzleri zikri elden bırakmıyordu. Süreç bir haftayı doldurmuşken gene aynı soruyu sordu nefsi: Noldu?… Ne değişti ki?.. Dert aynı dert, bela aynı bela!..
Bu sorularla zihni çalkalanmaya başladığı dönemde ruhsal dinginlikle alakalı bir eserdeki şu cümlelere takıldı farklı: “Kendinize dışarıdan bakın… Baskı yaşayan siz değilsiniz, özünüz değil; bedeniniz, nefsiniz… Sakın baskıyı içeri almayın, rol yapan birini seyreder gibi, gölgenize bakar gibi kendinizi dışarıdan seyredin…”
Hoppalaaaa!.. Ya Huuu ne dışarısı, basbayağı ben yaşıyorum bunu, nasıl dışarı çıkarım ki?..
“Astral seyahat”, “Ruhen uruc” gibi söylemleri bazı ruhçu disiplinlerden duymuştu. Ama yapamadığı bir şeydi bu. Denese miydi?.. Hem “Bela yaşayan özün değil, bedenin” cümlesi de aklına yatmıştı hani. İleriki günlerde öyle yaptı. Kaygı üretmeden, tedirginlik yansıtmadan gelen baskıyı ben buyum, halim bu, diyerek göğüslüyordu. Sorunlar boğuverecek sanırken hafif hafif genişlik geliyordu. Sorun aynı kalsa da acı yoktu artık. Kabul vardı sadece…
* * *
Bir gün tamamen tükendiğini hissetti. İdama giden mahkûm gibiydi artık. Karar çıkmış, imzalar atılmış, iş infaza kalmıştı. Ama gene de dışarıdan bakacaktı. Ümidi, rızayı elden bırakmayacaktı. Allah’ın fazlı genişti. Dilediğine dilediği genişliği vermek Ona aitti.
İstek ve beklenti düşmüş, sadece “Yapması gerektiği için yapmak” noktasına gelmişti. Yılgınlık yoktu. Karamsarlık da. “Sana vermezzzz” diyen şeytan susmuştu. Tuhaf bir dinginlik vardı.
…
Bir sabah uyandığında “Her şey bitti artık” diyordu içinden. “Her şey bitti. Sınıra geldim, ya batış, ya da mucize bir ayağa kalkış”. Mucize de beklemiyordu aslında. İşe gitti. Az sonra telefonlar gelir, istekler, sıkıntılar, baskılar sıraya dizilirdi yine… “Başlasın ne olacak, canımı alacak değiller ya, durum bu kardeşim derim,” diyerek cesaret verdi kendine… Tükendim diyordu. Bütün kapılar kapanmış, beklediklerinden de hayır çıkmamıştı. Çıplak, çaresiz, yalnızdı. Uçsuz bucaksız bir çölde gibi… Her şeye açıktı artık. Ne olacaksa olacaktı.
Öğleye doğru gelen bir telefon, istek ya da baskı içermiyor, yeni bir çıkış kapısı öneriyordu. Üzerine birikeni hafifletecek bir öneri idi bu… Bir an tereddüt etti: “Bu ana kadar hep Allah’a dayandım. Şimdi bu teklife evet dersem acaba boyut mu düşerim, acaba dualarım boşa mı gider” diye hayıflandı.
Birlik aklına geldi. Kul, Allah’tan ayrı mıydı ki?.. Allah izin vermese bu öneri gelir miydi? Tereddütleri yendi ve evet dedi… Bir an geniş bir kapı açılmış, aylardır biriken baskı hafifleyivermişti… Şaşkındı… Ne diyeceğini bilemiyordu… İki rekât şükür namazı kıldı.
* * *
İçinde bir yerlerde bir başka soru canlandı bu defa:
- Duada hedef bu mu? Daraldım, genişledim… Bekledim, aldım. Duayı bırakacak mıyım alınca? Ya da duadan maksat; sadece genişliğe ermek mi?.. Ermesem dua etmeyecek miyim?… Sinmiyor içime… Çalıştım, kazandım der gibi.. Sanki ticaret yapar gibi.. Sanki Allah’la alış- veriş eder gibi.. Sinmiyor, başka bir yönü olmalı.. Duanın asıl ruhuna varmalıyım…
‘Dost’tan Dosta‘ kitabını incelerken karşısına çıkan vecize ile irkildi:
Halini Allah’a arz et! Şayet o senden habersiz ise!..
Bütün devreleri alt üst oldu. Düşünemez olmuştu. Allah kuldan habersiz olur muydu hiç?.. O halde dua; halini ona iletmek de değildi. “O zaman nedir bu duadaki asıl sır, Rabbim nolur yardım et, beynim çatlayacak” diye söylendi…
Sorular içini kemirse de teslimiyetle devam etti çalışmasına. Gevşeklik göstermedi. Nasılsa cevap Hakkın bir mahallinden gelirdi. Soruya iyi yoğunlaşıldığında cevabın nice suretlerle önüne geldiğini defalarca deneyimlemişti. Yine gelirdi mutlaka.
O akşam Kur’anı açtı rast gele. Bunu zaman zaman yapar, her seferinde o an içinde bulunduğu halin cevabını bulurdu ayetlerde… Kur’anın 4. büyük suresi; Nisa Suresinin 103. ayeti geldi önüne: İnnessalate kanet alel mu’mınıyne kitâben mevkûtâ…
Ayeti bugüne kadar hep şöyle çevirmişlerdi: NAMAZ; VAKİTLERLE YAZILMIŞ, VAKİTLERLE GEÇERLİ BİR FARZDIR… Ama asıl ifade SALAT idi… Salat ise sadece namaz değil, duadan namaza tüm ibadetleri içine alan bir haldi. Yeniden tercümeler, tefsirler karıştırdı. Ve şu cümleye vardı: SALAT-DUA; VAKİTLERLE GEÇERLİ, VAKİTLERE BAĞLI BİR FARZDIR.
Tamam ama bu ne demekti?.. Nicedir görüşmediği bir zata uğrasa ondan mutlaka bir cevap çıkardı. O randevularını namaza endeksler, cep telefonu kullanmaz, “Beni arayan vakit namazlarında mahalle camiinde bulur” derdi. Öğle namazında yetişti camiye. Namaz sonrası elini öptü. Hal hatırdan sonra ayaküstü açtı durumu. O zat;
- Ateş almaya mı geldin?.. Dur hele bir çorbamızı iç, dedi.
Acelesi vardı ama davet büyükten gelmişse icabet mutlaka şarttı. Mazeret öne sürmek de edepsizlik olurdu şimdi. Birlikte lokantaya geçtiler. Orada açtı soruyu:
- “Salat; vakitlerle geçerli bir farzdır, vakitlere bağlıdır” ayetini düşündüm de çözemedim. Duanın vakte bağlı olmasında apayrı bir sır var gibi ama ne?..
O zat böylesi derin soruları basitleştirir, tereyağından kıl çeker gibi açıklardı:
- Salatı en basit anlamı ile namaz diye düşün…
- Evet!
- Öğle vakti gelmeden, ezan okunmadan, öğle namazı kılabilir misin?..
- Kılamam, olmaz ki!
- Dua da vakitle geçerli!
- Tamam da bu ne demek?
Çorbasından birkaç yudum alan zat acele etmeksizin devam etti:
- Kaç aylıksın sen, eminim dokuz ay beklememişsindir, yedi aylıksındır!
Acelesi yüzüne vurulsa da espri iyi gitmişti hani… Sustu… Zat devam etti.
- Ezan okundu öğleyi kıldık. Menfaat bekleyerek mi camiye gittik?
- Haaa şaaa.
- Niye kıldık?..
- Vakti geldi kıldık. Beklentimiz yok, kulluğumuzu yaptık…
- Güzel… Şimdi bunu duaya uyarla!..
- Nasıl yani?..
- Namazı nasıl vakti geldiği için kılıyorsan; duanı da vakti geldiği için yapacaksın!!!
- İyi de burada ne mesaj var?..
- Lafın hepsi aptala söylenirmiş..
- Öyle değil, abdala söylenir. Kul olana söylenir..
- Tamam kızma, anlatalım… Çaylar gelsin hele…
Çaylar geldiğinde vakit konusu açılıyordu.
- Bak şimdi… Nasıl ki namazı sadece vakti geldiği için kılıyorsan, kulluğunu icradan başka gayen yoksa, duan da öyle olacak!
- Yok zaten…
- Var, kandırma kendini. İstekler var, şuur altında arzular var, acı görüp beladan çıkış isteği var. Hatta gizli şikayetlenme bile var…Var oğlu varrrrrr.
- Evet duada gizli şikayet gibi tehlikeli bir girdabı M. Irmak’ın yazısı ile öğrenmiştim.
- Gizli şikayetle kalsa gene iyi, bazı dualarda halimizi kabullenememe, hatta isyan var, isyan!
- Aboooo! Haksız değilsiniz, evet var. “Vakte bağlı” konusuna dönersek?
- Dönelim… Yağmur Duası niçin yapılır?
- Yağmur istemek için..
- Avamın bakışı o… Avam ister… Ayeti hatırlayarak cevap ver.
- Kuraklık olur, vakti gelir, yağmur duasına çıkılır.
- Öyleyse şunu anladık; yağmur duası; yağmur istemek için yapılmaz, kuraklık vakti girdiği için, tıpkı ezanla vakti giren namaza durur gibi yağmur duasına çıkılır!
- Muhteşem bir şey buuuu, dedi…
Zatın nûrâni çehresine değişik bir ışık ve gülümseme yayıldı.
- Şimdi çöz, duada olmamız gereken hali. Bak ipucunu verdim yağmurla.
Bir an düşündü. İçi titriyordu. Bugüne kadar öğrendiklerinin haricinde, duanın yeni bir boyutu ile tanışmanın ürpertisi kaplamıştı her yanını. Sesi titreyerek konuştu:
- Derdim olduğunda çare talebi ile dua etmeyeceğim. Çare Duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Borcum olduğunda ödeme talebi ile dua etmeyeceğim, borç duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Sıkıntıdan çıkmak diye bir beklentim olmayacak, sıkıntı vakti; onun duasının geldiği vakit diye dua edeceğim..
- Güzel… Çözdün ama bir sır daha kaldı..
- O ne?..
- Ayette düğümlü o sır… Kitâben ve Kânet kelimelerinde… Düşün, bulacaksın…
- İNNESSALATA ( Şüphesiz Salat) KÂNET ( Oluşur, Farz olur, Zuhura çıkar) ALEL MU’MINIYNE (İman edenlere) KİTABEN MEVKUTA (Yazılmış, çizilmiş vakitler olarak)
- KÂNET fiili; KEVN-TEKVİN kelimelerinin kökü. Kevn; Yaratma! Kün fe yekun de KANE den aslında…Daha fazla söylemeyeyim, sen devam et.
Haşyet mi denirdi, korku mu denirdi, cezbe mi denirdi bilinmez ama başka bir dünyada idi şu an… Ağır ağır, düşüne düşüne yöneldi ayetteki asıl sırra:
- Kitâben; Yazılmış demek… Kaderin yazılması gibi… Hükmün icraya geçişi gibi… Kânet; dediğiniz gibi sadece farz olur anlamına değil, oluşur, yaratılır anlamına… Sırrı bulayım bir saniye…
-……………..
- Aaaaaa buldum galibaaaaa!…. Sadece vakte kilitlenirsem, beklentisiz, talepsiz sadece vakti geldiğinde yapmam gereken duanın hakkını verirsemmmm….
- Susssss… Tamam susss…
- Cümlem bitmedi…
- Sussss… Kalk git… İşine bak…
-…..
Lokantadan ayrılırken bulduğu şeyle hala titriyordu. Dile dökemedi. Gönle yerleşmişti ya, dile gelmese ne olurdu ki? Sustu. Eve dönerken mırıldanıyordu şiir okuyan çocuk neşesiyle:
Kitâben mevkutâaaaa! Binlerce şükür sanaaaaa!
Kitaben mevkûtaaaaa! Abd-i aciz hayran sanaa!
(Bu seyri paylaşan, isminin saklı tutulmasını isteyen kardeşimize teşekkür ederiz)
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
m_dogramaci@yahoo.com
| Kategori: Mehmet Doğramacı |
|
|
13 February 2008 00:01
İNNESSALATA (Şüphesiz Salat) KÂNET (Oluşur, Farz olur, Zuhura çıkar) ALEL MU’MINIYNE (İman edenlere) KİTABEN MEVKUTA (Yazılmış, çizilmiş vakitler olarak)
Yine hatalıyım.. bu yazınızda bazı yaşayışlara kendimi kopyalayıp yapıştırdığımda başıma gelenlerden dolayı derdime çare için ettiğim dualar ne kadar makbül diye kara kara düşündüğümü innes yani şüphesiz açığa çıkıştan gaflet hakikatini beklentisizce yaşamayadağımı görebildim, bundan sonrasına beklentisiz dualaradır dualarım..
nasip eyle Ya Rab..
13 February 2008 00:20
Kitaben mevkuta
Sayin Dogramaci’nin olusturdugu beyinsel firtinanin etkisiyle acilan pencerelerden görebildigim kadariyla; Duanin hakikati; var olus gayesini özünde barindiran kudret+bilgiyi, beynin bir sekilde okuma ve suurda yansitmasiyla EMR aleminin zahir olusudur. Bu acidan bakmaya devam ettigimizde, Nisa Suresinin 103. ayetini “İnnessalate kanet alel mu’mınıyne kitâben mevkûtâ…“
Varolu$ gayesinin salat olduguna iman edenler, ya$amin daimi salat oldugunun ve vaktinin de sinirsiz AN oldugunun bilinciyle, hakkini vererek (hak olarak), kitablarinda yazilani her dem zahire cikararak SEYRdedirler. Şeklinde düsündüm……
* * * * * *
Bir anlamda hakikata ermenin yolu yordami bu ve buna benzer SORGULAMA yöntemleriyle dir. Sorgulamanin neticesi, oturup kara kara düsünmek degil, bizzat hayatin icinde yasayarak hakikatin teorisini tahsil etmenin yanisira, yasamimizda karsimiza cikanlarin pratik analizleriyle uygulanir duruma gelir..
13 February 2008 00:48
Bizi lutfettiğin nimetlendirdiğin kullarının dostlarının yoluna ilet… himmetleriyle menzile ulaşanlardan eyle…amiin
13 February 2008 01:33
Bir de NISA suresi 103. ayetin tamamini irdeledigimizde ortaya muhtesem bir görüntü cikiyor. Söyleki; SALATta yani Allah’i zikretmek icin yöneldiginizde size acilan hakikat bilgisi sonucu farkedersiniz ki sizde salat eden ‘O’ dur ve bu Allah zikrinin ta kendisidir, sizin onu zikretmeniz onun sizi zikretmesi ayni seydir ve bu ‘Allah ismiyle isaret olunanin’ manalarinin idrak edilisidir ki burada henüz mülhime denilen noktadan bakis söz konusu. Ayetin devaminda ; MUTMAIN oldugunuzda daha önceki idrak edisin oturmasi ile yani bilincteki kalicilik hali ile salatiniz ikame olur. Ve o zaman salatin gayesinin sonsuz ANda ‘ALLAH ismiyle isaret edilenin’ manalarini ortaya koymak suretiyle seyr icin var olmus oldugunuzu ve bunun vaktinin de daimi salat vakti oldugunun bilincinde olarak yazilani okursunuz yani manalari izhar edersiniz, iste gercekte bunun adi DUA dir… diye anlam cikardim, elbette dogrusunu allah bilir…
13 February 2008 02:06
Said Nursi Hazretleri iki kelime ile anlatmış bu sırrı:
“Vermek istemeseydi, istemek vermezdi”
13 February 2008 09:06
Derdim olduğunda çare talebi ile dua etmeyeceğim. Çare Duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Borcum olduğunda ödeme talebi ile dua etmeyeceğim, borç duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Sıkıntıdan çıkmak diye bir beklentim olmayacak, sıkıntı vakti; onun duasının geldiği vakit diye dua edeceğim..
* * *
Buyurun alın ellerinizin arasına başınızı!… Şekli şemali bir görseydiniz OKUrken..
İyi de Sinem, duydun sen bunu, bildin önceden ki sen dua ettiğin için sıkıntı gitmez, ferahlık gelmez, çünkü bilir ki RABBİL ALEMİN zaten dua edeceksin…
Ne diyor ehli; Gecelerini gündüz gelsin diye DUA ederek geçirme!!!
Ama DUA EDEN KİM, EDİLEN KİM?
Zaten duan yazılmış, her harfin, her kelimen!… Sen rolünü oynuyorsun yani! Aldanmışlık dua ediyor olduğunu görmen de!… Zaten dua var rolünde! Kafayı kullanan sen değilsin anlasana be güzelim, zikir sen değilsin dudaklarında SEVGİLİ yapışmış ORAYA, sen ZANnettiğinde KENDİYLE KENDİ hükmediyor…
Şşş…
Neyse, şimdi orayı bir kalem geçelim de A.H nin kolaylaştırılmış, zorlaştırılmış noktasına vuralım… EFENDİMİZ S.A.V den hadislerle anlatır…
Buyurun…
Eee zaten sana kolaylaştırılan senden zuhur etmesi taktir edilmiş olan, AMA kolaylaştırıldı diye yapanın sen olduğunu sanma!… Ben senim ama sen sensin YA HUUU…
Dua ediyormuşuz!… Tam da kocaman bir hıhhhh söylediğiniz gibi! Kim dua ediyor? Bizim elimizle yapılan bir şey mi var? ‘Olacak o kadar kabaresi’nin bir müziği vardı;
“Arada bir zülfü yar’e dokunduk…
Tam yerine rast geldi MANZARA koyduk!…”
YAR, arada bir YARAya dokunur tam yerine rast gelince MANZARAya buyur eder adamı, demezler mi? Derlerse, o MANZARAYA var sen DUA de, ben de sana bakıp MEŞKtir O, DİYEYİM SİNEMMMM..
Bir de Yılmaz Erdoğan’ın bir şiiri vardı;
“YARdan düştüm YARALARIM YAR dan armağandı”
Şimdi SEVMİŞ… Seven sen, sevilen sen… Sevdiğine ne vereceksin AŞK… TİTREMELER… DOKUNUŞLAR… peki nasıl vereceksin? Düşüreceksin… Ki sardığında seni titretsin…
Beni kalbi kırıkların yanında arayın!… Sen kır da, yine sen sar… Ben FARZ-I DUAmı edeyi-m- sen hep dudaklarımda kal!…
Ohhh rahatlar gibiyim… İlaç gibi geldi bu yazı bana ama VAKTİ gelmişti!…
KİTABEN MEVKUTA (Yazılmış, çizilmiş vakitler olarak)
Bana bak sine S-İ-N-E-M sin dedik sana!… Her şey bende, benden bana… Oyun yok, bulmacanın dağılmış parçalarını toplama rolünü oynamak istedin, oynatıyorum işte…
Şşş…
Kendine gel, isteyen de benim uyanık! Gel… Gel seccadene de bi öpeyim seni alnından..
Yoruldun yine aklı evvele özenip UYUMA!!!… ÖZenen de benim…
Şimdi sapık desinler…
Deli desinler…
Hele bi iyice ezsinler…
Sevgilinin kollarına düşmeye bahane olsun …
Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma
Ruhumda yanan ateşe nîrânıma bakma
Hiç sönmeyecek askıma imanıma bakma
Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma!…
Yaslar akarak belki uçar zerresi askın
Ateşle yaşar, yaşla değil yaresi askın
Yanmaktır efendim biricik çaresi askın
Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma!..
SEVEN, SEVİLEN ŞİRKİNDE, ŞAŞI BAKIP ÇİFTİN TEK OLDUĞUNU İDRAK EDEMEYEN GÖZLERDE…
İKİ GÖZÜN VAR TEK GÖRÜYORSUN DA HÂLÂ İDRAK EDEMİYORSUN!…
Yok isteyince olmuyormuş da, yok çağırınca gelmiyormuş…
Seslen bakalım bana, geliyor muyum, gelmiyor muyum
Gelirim elbet, BEN den başka BEN mi var!
Ha bir bilmecedir bu dersen, adını çağırdığında kaybolan bir şey de yarattım ben;
SESSİZLİK…
Çağıran benim, gelen ben, giden ben!
Şimdi her şey olması gerektiği gibi
Amma da uzun sürdü bu 8.6 saniye
Benden başka bir şey mi var ki
Benim istediğimden başka olan olsun?
Seni sende deme artık, sen sende değilsen
Bir sen vardır sende, senden içeri…
Adı lazım değil baş harfi BEN!…
Bir de İsm-i Azam’a gel bakalım ne olacak !!!??? Hadi diyelim bildin, hadi diyelim böyle avamken sana has veya değil buldun O nu başladın duaya!…
Şunu, bunu, birde onu İSTİYORU-M-… Tabi efendim ne demek, seni pis avam sende kalıp, sende varmışsın gibi isteyeceksin, üstüne üstlük anahtarın da olacak!!!
Canım SİNEMMM anahtar tonla var da anahtarın olsa ne yazar! Sana o anahtarın açacağı kapıyı göstermedilerse!!!…
Taş bu Harry Potter’ın cebinde hani anahtar denilen şey! Ama dikkat, Harry de, çünkü onu kullanmak istemeyene veriliyor verilen…. Yani yokluk seven… Hiçi bilen!!! HİÇ, HİÇİ BİLENLE BİLMEYEN BİR OLUR MU? AMA dikkat, HİÇİ BİLMEK HİÇ OLMAKTAN GEÇER… Geçer de bir yere gider mi gitmez mi bilmem..
De sen HİÇ OL DA İSTE HİÇİ!!! İSTİYORUM İŞTE ALLAHIM, BANA HİÇ VER!!! İŞTE HİÇ SİNEMMM… Şimdi bak bakalım bulmuş muyum ismi azamı bulmamış mıyım…
Boş laf bunlar SİNEMMM…
De sen gel de isteme…
Hani bitmişti burada konuşman SİNEM? Ama denizler mürekkep olsa bitmiyor işte sözlerin!?…
Deniyor Kur’an da ALLAH rızkı isteDİĞİ–N–E verir… Buyurun buradan alın O vakit “the secret” ı bulanlar ancak ve ancak bulunmak isteneni buldular ve uygulamadalar, dikkatinizi çekerim bir -merk- olarak!! Lakin uygulayanı ve uygulananı ondan ayrı görmeye geliyorsa iş cüz-i irade hikayeleriyle var san öyle ZANNET…
Fakaaaatt! Unutma deniyor ki, KUR’AN da zannın pek çoğu KÖTÜ dür!… EyvALLAH!! Da O onun elinden O na çıkmış hangi fiille İYİ - KÖTÜ - GÜZEL - ÇİRKİN diyeceksin?
Her şey bir hikmete dayalıdır denmiyor mu, yine o OKUyamadığın KİTAP da!!!
Ne diyor Mevlana; Sevgili tutmuş yularımdan benim, boyuna çeker durur!
Sen gel de dua ettim san… Kulluk yaptım san… Oh oh huri filan da var etrafta, nohut oda bakla sofa da, bir dünyalıkla yürüüüü zaman dediğin aldatmacanın başında, ortasında, sonunda ZANNEDERKEN kendini!!!
YA HU adam kendini parçalamış anlatıyor anlayacak kafa nerdeee!
ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH…
Daha sen debelen dur duanın vakti şu vakit bu vakit BEN Kün fe Yekün sırrıyla giriyorum işin içine… OL DEDİM OLDU BİTTİ değiştirilecek bişi kalmadı…
EFENDİMİZ S.A.V in adaklarla ilgili bir hadisi var bilir misiniz; Adak, cimrinin elinden malının alınma yöntemidir, Türkçe kısaltma manasına denk geliyor, HÜKÜM YERİNE GELİYOR YANİ… Tabi bu avamın anladığı bu!
De sen ateş ol da YANMAAA…
Ve kuzenden bir mesaj geldi kim bilir nerden değil (!) kim değil (!) hangi HOŞluğuna istinaden hediye edildi Ondan Ona?!!! Mesaj şöyle diyor; Köylüler yağmur duasına gidiyorlarmış, içlerinden birinin elinde şemsiye varmış, çünkü yağacağını bilir BU İNANÇTIR, baba bebeğini havaya fırlatır çocuk gülmekten keyiften kendinden geçer çünkü, yere doğru düştüğünü görse de tutacağını bilir BU GÜVENDİR, ertesi sabah uyanacağımızı bilmeden rahatça gireriz yatağa her gece işte BU DA ÜMİTTİR…
Velhasıl kelam… Kulluk denen rolün üç güzel pikesi var gerisi boş, gerisi yalan UM, GÜVEN, İNAN…
13 February 2008 11:56
ALMADAN VEREN-ALMADAN VERMEYEN kim?
Sınırsız sonsuz Alim, sınırsız sonsuz kudret sahibi, sınırsız sonsuz zengin, hiç eksilmeyen hazine sahibi, sınırsız sonsuz verici…..
1-Şimdi ve öldükten sonra hep ihtiyaçlı kim, istemeye layık kim?
2-Nimetlerle donatılıp şükretmeye layık kim?
3-Hamd’e layık kim?
Almadan hep verenin en çok sevdiği kelam; ‘Subhanallah vebihamdihi’
Ve söz veriyor iste veriyim (yani verdiklerinin haricinde iste yine veren, verdiklerinin farkında olmasan da iste, yine veren.
Kardeşlerim şimdi şu an hamd ve şükrü bilip, elini kaldır iste verenden. İşte O an kalbinin sesini, sağ tarafında göğüs kafesinin üst kısmında deniz dalgasının kıyıya vuruşunu dinle. AEO
13 February 2008 13:00
“Karşılık beklemeden yapılan eylem;
eylemlerin en güzelidir”
Sadece gerçek sevgi karşılık beklemez…
Seven ve sevilen birbirine sarılır alem NUR olur…
13 February 2008 16:14
Derdim olduğunda çare talebi ile dua etmeyeceğim. Çare Duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Borcum olduğunda ödeme talebi ile dua etmeyeceğim, borç duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Sıkıntıdan çıkmak diye bir beklentim olmayacak, sıkıntı vakti; onun duasının geldiği vakit diye dua edeceğim
….
sanki ’secret vurdu sahile’nin kapanış konuşması gibi geldi bana..
sanki onca yazı yukardaki paragraf için yazılmış gibi geldi bana
sanki bu yazıya ihtiyacım varda ondan yazıldı gibi geldi bana
……
yorum yapmak ne haddime.. sabah çayımı içerken tatlı yemiş gibi oldum yanında, yazıyı okurken
eline ve gönlüne saglık
13 February 2008 19:34
Edep Ya HU!
La Mevcuda İlla Hu!
13 February 2008 23:49
Daha bitmedi dua, dua onunla konuştuğumuz, onunla olduğumuz tek an…
Dua milyonlarca penceresi olan bir yapı, Mehmet bey bugün bize sadece bir seyri paylaşan, isminin saklı tutulmasını isteyen kardeşimizin penceresinden gördüklerini bize iletmiş. Durun daha neler iletecek… devamını bekliyoruz Mehmet abi… . Gönlüne sağlık…
14 February 2008 00:00
Biz yağmur duası ile ilgili şunları biliriz:
1- Yağmur istemek için yapılmaz. İsminin yağmur duası olarak anılması, sanki yağmur isteme duasıymış gibi algılanmasına yol açabilmektedir.
2- Gerçeği insanların, Allah’tan günahlarından dolayı af dilendiği toplu bir duadır.
2- Güçlü dua olması için, toplu olarak yapılır.
3- Günahlardan af dileneceği gerçeğine işaret ve güçlü dua olması için, çocuklar ve hayvanların da katılımı sağlanır.
4- Yağmursuzluk, kuraklık toplumsal bir sorun olduğu için, toplumsal bir dua gerekir.
5- Günahlardan af dilenildiğine göre, yağmursuzluğun, kuraklığın manevi sebebi olarak toplumun genelinin Allah’ın adaletinden ve ilminden uzaklaşıp, zulme ve cehalete saptığı, günaha daldığı şeklinde yorumlanır.
6- Toplumun genelini bu haliyle kara bulutları kendine çekip, rahmeti kendinden uzaklaştırdığının bir işareti, uyarıcısı olarak yağmursuzluğu, kuraklığı ibret gözüyle değerlendirir.
7- Mananın maddeyi, maddenin de manayı etkilediğini, mananın madde şeklinde algılandığını öğrendik.
8- Erken teşhis edilmeyen hastalığın son noktası olarak açığa çıkan yağmursuzlukla, manevi hastalıklarımızın en nihayet farkına varırız, ya da varamayız.
9- Normalde sık sık günahımızdan dolayı af dileyerek yapmamız gereken, fakat yapamadığımız duaların yerine geçmesi düşüncesiyle, kuraklığın arkasından toplu olarak, belki de son çare olarak yapıldığını bilirdik.
vb…….
“- Öyleyse şunu anladık; yağmur duası; yağmur istemek için yapılmaz, kuraklık VAKTİ GİRDİĞİ İÇİN, tıpkı ezanla vakti giren namaza durur gibi yağmur duasına çıkılır!” diye yazmışsınız.
“Vakti girdiği için” ifadesindeki düşünce sistemi üzerine oturttuğunuz yukarıdaki yazınızda, bu ifadeyi “vakti girince yap; nedenini, niçinini sorma” gibi bir mana çıkardım. İnsanlar vakti girince, yani yine kuraklık olunca toplanacak, dillerinden af dilekleri dökülürken, yine kalplerinden yağmur isteyecekler, ya da “vakti girdi bir görevi sorgulamadan yerine getirelim” diyecekler. Hangi düşünce doğru? Bence ikisi de yanlış!.. Birincide açık istek, ikincide gizli istek var.
- Derdim olduğunda çare talebi ile dua etmeyeceğim. Çare Duasının vakti geldiği için dua edeceğim. (GERÇEKTE ÇARESİZLİĞİMDEN DUA ETMİŞ OLACAĞIM) Borcum olduğunda ödeme talebi ile dua etmeyeceğim, borç duasının vakti geldiği için dua edeceğim. (GERÇEKTE BORCUMDAN DOLAYI DUA ETMİŞ OLACAĞIM) Sıkıntıdan çıkmak diye bir beklentim olmayacak, sıkıntı vakti; onun duasının geldiği vakit diye dua edeceğim. (GERÇEKTE SIKINTIM OLDUĞU İÇİN DUA ETMİŞ OLACAĞIM).
ÇÜNKÜ DUAMIZDA ZAMANLAMA VE İSİMLENDİRME VARSA “GİZLİ İSTEK” VAR GİBİ GELİYOR BANA!.. AMA O ANLARI MAĞFİRET DİLEME DUA ZAMANLARI OLARAK DEĞERLENDİRMELİYİZ. DUALARI ÇEŞİTLENDİRMEMELİYİZ. VİRÜS TEK; BENLİK. İLAÇ TEK; MAĞFİRET DİLEMEK..
ASLINDA VAKTİ GELMEDEN, VAKTİ DIŞINDA DA SIK SIK YAPIYORSAM VE DİLEĞİM SADECE MAĞFİRET DİLEMEKSE, BAŞKA İSTEĞİM YOKSA DUA GERÇEK AMACINA ULAŞMIŞ OLMAZ MI, DİYE DÜŞÜNMEYE BAŞLADIM!..
14 February 2008 00:08
”Vakti geldiği için dua etmek”… Bu müthiş bir açılım. Bu yazıyı okuyan bir çok kişinin duaları değişecektir eminim.
Dualarımız; vakti geldiğinde, B sırrı ile dua edebilmeyi öğretenlere olsun. EA
14 February 2008 10:40
Tüm içtenliğini satırlara dökmüş olan değerli kardeşime,
Mesnevi zemininden anlatarak katılım yapmaya çalışacağım.
Duayı yıllarca istemek ve beklemek şeklinde bir alışverişe döndürmüş benliğim, ruhumun susuz kaldım, ölüyorum feryatlarıyla, iyi bir insanım yalanına sığınmaktan vazgeçme yoluna girdiğinde,
sermayem tamamen tükenmişti.
“Önce farenin şerrini defet” ikazlarıyla
…“dini miras alan kadri ne bilir,” gerçeğiyle baş başbaşaydım.
Ruhun kurtuluşu için gerekli gıdayı aramak yetmiyordu. Çalışarak kazanmak gerekiyordu..
Dua etmek değil dua almak, bunu da nefsin itirazlarına karşı yapmak kolay değilse de, niyet edince sayısız yollar ve imkanlar sunuluyordu.
“bir yerde 3 günden (sembolık anlamda) fazla kalmak doğru değildi, “bulduğunla yetinme” öğütleri aklımı, büyük aklın karşısında “kirmana kimyon götürme” komikliğine düşmeden yok etmek gerekiyordu.
Nefsin benim istediğimi verme ki bana zulmetmiş olmayasın, ne istiyorsam tersini yap.
sana dualar edeyim sırrı “RABBİN, Ey Musa, duanın kabul olacağı ağız, başkasının özürler dileyen ağzıdır” dizeleriyle geldi. Hırsızlığı bilenin polis olmasının faydası çoktu, hırsıza göz açtırmak için her an tetikte olması demekti. Nefis, dışarıdan ayna şeklinde görünse de işi bilen polis, içerden aksettiğini bilip içerdekini tutuklardı.
Adem a.s “RABBİM biz nefsimize zulmettik” demişti. Ağlayışlarından yeryüzü yeşermişti. Nefsimin tersine hareket edebilirsem, nefsim bana dualar edecekti.
Son dua halimi paylaşım fırsatı veren tüm güzel insanlar iyiliklerin üzerinize olmasını niyaz ediyorum.
ışık
14 February 2008 13:18
Sayin Dogramacinin ve degerli dostlarin acilimlarindan bizede yansiyan yönüyle, duanin vakti geldiginde yapilasi bir HAL, icinde bulunulan HAL’inde birimin rabbiyle vuslati icin bir firsat oldugu anlasildi. Cikardigin ders nedir diye sorulursa;
Derizki; Duaya sebeb olan durum sirf vermek icin istetilen bir durum degil bilakis o halden kaynaklanan acziyet ile mahviyetini yani hicligini farkedip özündeki rabbine rücu ederek kendini HEP olanin indinde bulabilmek icindir. Ne mutlu ABD-I ACIZ oldugunu hissedip yasayanlara. Ask atesinde mahvolup acziyetinin bilinciyle SEVGI bahcesinde GÜL olanlara…
14 February 2008 20:01
Ben 6-7 senedir bu konular üzerinde kafa yoruyorum. Bazen kafam çok karışıyor bazen sırları çözüyorum. Şimdi yine kafam karıştı. Zaman diye bir şey yoksa duanın vakti geldiğinde edilmesi ne anlama geliyor. Bazen beynim tıkanıyor gibi oluyor. Lütfen benim gibi tıkanıklar için biraz daha açıklayıcı bir yorum yapar mısınız?
14 February 2008 21:07
Sn. Doğramacı’nın hoşgörüsüne sığınarak bu yazıda yaşanan boyutsal dua aşamalarını maddelemek istiyorum. Sanırım dostlara da faydalı olur.
Duaya girişen kişinin yaşayacağı aşamaları, geçilecek boyutları bu yazıya bağlı kalarak şöyle düşündüm:
1- İSTEK-TALEP AŞAMASI: Duanın avamî boyutu. Bir dilek yerine gelsin diye, arzular gerçekleşsin diye başlanıyor.
Şeytan; VESVAS mekanızması ile çok konuşuyor burada.
2- DUANIN NİMET OLUŞUNU FARK ETME: İstekle dua eden bir süre sonra el açma, niyaz etme zevki tadıyor ve istemekten bir adım öteye ŞÜKÜR haline sıçrıyor.
3- DUANIN RUHUNU ARAYIŞ: İstek değilse, icabet değilse ya ne bu dua? Bu sorularla daha derine dalma çabası ve duaya devamlılık.
4- İSTEYENLE İSTETENİN BİR OLDUGUNU FARK EDİŞ: “Rabbım” demenin “Buyur Kulum” demekle ayrı olmadığının ifadesi bu farkındalık hali.
5- İLAHİ İKRAMIN DAİM OLDUGUNU GÖRMEK: O her an yeni şanda daima vermekte.
6- EVRENSEL TESBİHE KATILMAK: Ayrılık gayrılık düşmüş, bilinç evrenle birlik hissetmiş, adeta zikir korosuna katılmış.
7- İÇE DÖNMEK: Artık dua sırrı içte aranıyor. Asıl ruhu özde bulma gayreti canlanmış.
8- İLHAM VE ÇöZÜMLEME: İyi yönelen kişinin özde bazı boyutlarla tanışması, anlayamadıgını anlar olması.
9- RIZA- TAHAMMUL FARKI: Bu çok can alıcı. Kişi razıyım dedigine aslında içten razı olmadıgını, tahammul ettiğini görüyor, tahammulu de aşması gerektigini fark ediyor.
10- RİYAZAT, ZİKİR VE NAFİLE İLE DUANIN DESTEKLENMESİ: Dua burada 24 saate yayılan bir yaşam biçimine dönüşmek üzere.
11- İSTEK-BEKLENTİ-ÜMİDİN KALMAYIŞI; FAKR HALİ: İstek, beklenti ve hatta ümit düşmüş, hiçlenme, fakr, acz yaşanıyor.
12- İCABET; ÖDÜL: Fakr yaşanınca icabet geliyor. Hem de hızlı geliyor. Boşalan kap doluyor yani.
13- İCABETTEN ÖTESİ: İcabet ve karşılık almak da açmıyor duanın ruhunu arayanı. Daha derinini görmek istiyor.
14-AYETLE AÇILAN SIR: Nisa 103 ile duanın ruhu açılıyor. Ve belki duada erişilecek üst bir boyuta varılıyor.
…
Burada sanırım dostların bazılarının yanlış yaklaştıgı, OKUdugu bir nokta VAKİT konusu.
Bence yazar SAAT YA DA ASTROLOJIK KONUM ANLAMINDA BİR VAKİTTEN SÖZ ETMİYOR!!!!
Burada vakit; İSTEK-BEKLENTİ-ÜMİT-İKİLİK-AYRILIK GAYRILIK HALLERİNİN DÜŞÜP; ACZİYETİN İLİKLERE KADAR DUYUMSANDIGI AN!!!!
O anda dua edilen konuda bir beklenti yok. Sadece vaktı gelen duanın hakkı veriliyor…
Yazar açmış ama örter gibi yapmış; SIR ŞU BENCE:
Vakti geldiği algısı ile ve yukarıdaki ölçülerle acziyet içinde yapılan duada YARATMA-OLUŞTURMA SIRRI VAR! O an dua eden ‘KUN FE YEKUN’ İLE BİR ARTIK!…
Surç-i Lisan ettiysek affola.
Teşekkürler Sn.Doğramacı, teşekkürler yorumcu dostlar.
15 February 2008 11:07
Tek kelimeyle muhteşem..
15 February 2008 13:55
Dua vaktinde duanın kendisi size gelir. Öyle ihtiyaç içindesinizdir, öyle istiyorsunuzdur ki, içinizden sesli ya da sessiz bir feryat yükselir ”Medet Ya Rab” dersiniz… dilersiniz… planlamamışsınızdır, hatta bazan o ihtiyacınızın farkında bile değilsinizdir ama bir anda dudaklarınızdan dökülüverir o istek, neye uğradığınızı şaşırırsınız… ”Bunu ben mi söyledim?” dersiniz hayretle… ‘Bir ben var benden içre’ sözünün açığa çıkışıdır sanki o an…. Ardından OL emri gereğince OLUR…
15 February 2008 14:06
Bakış açısındaki farklılık yorumlamadaki bakış açısı. Doğramacı’nın özelliği bu olsa gerek. Soft bir insanın yazılarının etkisi daha yavaş ama sağlam olduğu kanaatindeyim. Ateşli Dini ya da milliyetçi yahut tam tersi ateist konulardaki yazılarla karsılastırdığımda anlık mantıklı gelen fikirler ilk rüzgarda savruluyor, ilk sarsıntıda yerle bir oluyor. Ama bu tarza hastayım gerçekten:)) İslamın ‘Kolaylaştırın zorlaştırmayın’ felsefesini daha güzel veren bir yazar tanımadım.
16 February 2008 00:06
Hayat bi oyun bizler de oyuncu.. rollerini ne kadar iyi oynayabilirsen o kadar yakınsın yönetmene.. ve hayat her an önümüze boşluk doldurma _kısa cevap gerektiren testlerden koymakta. sorularda sonuç _cevap bellidir zaten. önemli olan o boşluklara uygun kelimeleri bulup yerleştirmek.. o boşlukları dua ile doldurmak bu işin sırrı olsa gerek.. Sayın dogramacı gönlünüze yüreğinize sağlık…
16 February 2008 17:05
” Duanın kabülü gecenin hatırına değil, kişinin kurbiyyetinden dolayıdır ” der… Canların canı..
17 February 2008 20:04
Dua ibadetin özüdür.
Kabul görmeyen dua, özün yansıdıgı Nefs aynasının kirliliğindendir ki, aynanın dört yanından seslenir şeytan…
Aşama, aşama temizlenen Birimsel Aynadan yansıyanın dileği, B sırrınca mutlaka zahir olur.
Teşekkür ederiz M. Doğramacı, Hakikata Ayna olduğunuz için.
18 February 2008 00:32
A:E:O yanlisdir kim kime emanet ediliyor? malik-ül mülk kimdir ? sahibine ait olan emanet mi olur? (A.H)den!
18 February 2008 15:33
A:E:O yanlisdir…
Harflerin açılımını ögrenmek istiyorum saygılar
18 February 2008 18:21
A.E.O.nun açılımını soran kardeşim, Allaha emanet ol, demektir açılımı. saygılarımla
20 February 2008 09:24
Bazı kullar vardır ki sürekli salattadırlar…!!!