Reklam çubuğunu görmek istemiyorsanız ve daha hızlı olmak istiyorsanız lütfen bu adresimizi kullanın..

Hafıza (2. Bölüm)

// 31 Ocak 2008

2004 Yılında gösterilen “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, hafıza ve hafızanın silinmesine yönelik bilim insanlarının yaptığı pek çok deneyden etkilenerek yaratılmış bir film. Filmde birbirini unutmak isteyen iki sevgilinin hafızalarından birbirleri ile ilgili anılarını silmek istemeleri ve bunu bir çeşit operasyonla gerçekleştirmeleri yer almaktadır. Filmde ilginç olan, iki sevgilinin hafızalarında birbirleri ile ilgili anılarını sildirmiş(!) olmalarına rağmen, ilk tanıştıkları yere gelmeleri ve tekrar tanışmalarıdır. İşte filmdeki bu son belki de “hafıza”nın hakikatini çözmemizde bize ipucu olabilecek başlangıç noktalarından birisi olup, akla şöyle bir soru gelebilir:

Kahramanlarımızın birbirleri ile ilgili olan anıları somut olarak adlandırdığımız beyinde belirli bir bölgede ise, sildirdiklerini düşündükleri bilgileri neden tekrar yaşamaktadırlar? Onları aynı yere, aynı bilgileri tekrar yaşamaya acaba RUHları mı sürüklemiştir???… Bu soruyu şimdilik bir tarafta tutup, diğer bir başlangıç noktası sayılabilecek bir deneye göz atalım…

Nöropsikolog Karl Lashley, fareleri bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitir. Daha sonra, farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini (o yöndeki anılarını kapsayan bölümleri) ameliyatla çıkartır. Ancak, farelerin beyinlerden hangi oranda parça alırsa alsın, Lashley farelerin anılarını ortadan kaldıramadığını ve hareket yetenekleri zayıflamış olmalarına rağmen, farelerin eğitildikleri görevleri eksiksiz bir şekilde yerine getirdiklerini gözlemler. Bu deneyde ortaya çıkan sonuç, nörocerrah Karl Pribram’a hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmadığını ve tüm beynin içerisinde holonomik (holonomic model of brain function) olarak, tümüne yayılmış olarak dağılmış olabileceğini düşündürmüştür. Bu da başta Karl Pribram ve fizikçi David Bohm olmak üzere günümüzdeki hemen hemen tüm bilim insanları tarafından benimsenen “beynin holografik olarak işleyişi teorisi”ni ortaya çıkarmıştır. WhereIsMemory_HandschinBeutler.pdf

Şimdi yukardaki iki önemli noktadan (ruh ve hologram’dan) yola çıkarak “hafıza” bilmecesini çözmeye çalışalım….

Bilim insanlarının “hafıza” ile ilgili gerçekleştirdikleri tüm deneylere baktığımızda, onların madde olarak algılanan beyin ve beynin belirli bölgeleri üzerinde çalışmakta ve deneylerini çeşitli hayvan türleri üzerinde gerçekleştirmekte olduklarını görürüz. Ancak somut olarak algılanan evren, Kuantum Teorisi ile yeni bir anlam kazanmış ve mikro evren beyinin de gerek dışardan(!) 5 duyu yardımı ile aldığı gerekse yaydığı dalgalardan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Öyle ki, bu bilgi içeren dalgaların oluşturduğu manyetik alan, mikrodalga hologramik bir bedendir de ayrıca…

İşte bu noktada bilim insanlarının belki de yapmaları gereken; başta hafıza fonksiyonu olmak üzere tüm zihinsel fonksiyonları incelerken, “somuttan” yola çıkıp, sadece somut olanla sınırlanmamalıdırlar. Çünkü “hayvan” adlı birimin beyni “insan” adlı birimin beynin ürettiği türden dalgalar üretememekte ve hafıza fonksiyonları “somut” olarak adlandırılan beyin çerçevesinde sınırlı bir şeklide faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla, hafızanın hakikatine giden yol “somut” incelemelerden geçmeyip, “soyut” diye adlandırdığımız frekans-dalga boyutundaki incelemelerden geçmektedir kanısındayım. Aksi halde aşağıdaki fıkrada hafızayı araştırmaya çalışan doktorun durumuna düşülebilir:

Üç yaşlı adam hafıza testindedirler. Doktor ilk yaşlı adama sorar:
-Üç kere üç kaç eder?
-274..?
yanıtını alınca doktor üzgün bir şekilde ikinci yaşlı adama döner:
-Şimdi sizin sıranız. Üç kere üç kaç eder?
-Salı..?
Doktor artık iyice ümitsiz şekilde üçüncü yaşlı adama döner:
-Evet, şimdi de sizin sıranız üç kere üç kaç eder?
-Dokuz..?
cevabını sevinçle karşılayan doktor
-Bu harika, nasil buldunuz? der.
Üçüncü yaşlı adam sakince:
-Oh, çok kolaydı. Sadece “274” ten “Salı”yı çıkardım.?!!!

O zaman şimdi, HAFIZA I. BÖLÜM’de moleküler boyutta gerçekleştirdiğimiz seyri bir de beynin hologramik olarak işleyişi düşünceleri ile aralanan kapıdan geçerek, dalga-frekans okyanusuna yelken açarak gerçekleştirmeye ne dersiniz?…

Nöron aktivitesi, moleküler boyutta biokimyasal tepkimler olarak göze çarparken, atomaltı dediğimiz boyutta ise dalgasal yani salınımsal aktivite formatında algılanabilinir. Daha basit bir anlatımla; beyin hücrelerinin birbiri ile iletişimi yani bilgiyi alıp, kodlaması ve depolaması, o bilginin içeriğine göre frekanssal titreşimlerin meydana getirdiği “dalga”lardan oluşmaktadır. Bu dalgasal aktivite bir manyetik alan oluşturmaktadır. Bu manyetik alan mikrodalga ve bilginin açığa çıkması açısından da hologramik görüntüye sahip olan “RUH” adını verdiğimiz bir yapıdır. (Bu manyetik alan hakkında daha geniş bilgiyi http://www.ahmedhulusi.org/yazi/bilincbeyninneresinde.htm adlı makalede bulabilirsiniz.

Kuantum Teorisi’nin araladığı kapıdan geçen Profesör McFadden’in 2002 yılındaki “Senkronize Ateşlenme ve Beynin EM Alanı Üzerine Etkisi: EM Bilinç Alanı Teorisi Üzerine Bulgu” adlı makalesinde açıkladığı çalışması, bu konuda ilk defa 1972 yılında araştırmacı-yazar Ahmed Hulûsi tarafından kaleme alınan “Ruh” adlı mikrodalga yapılı hologramik bedenin hakikati konusuna destekler niteliktedir.

1972 yılında henüz Kuantum Teorisinin bilinçlerde anlamlaştırılmadığı bir noktada “hafızanın hakikati” Ahmed Hulûsi tarafından “Ruh-İnsan-Cin” adlı kitabında bakalım nasıl kaleme alınmış:

“…İnsan” ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü “dalga bedendir“… Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur… Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarakRUH“a yükler. Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir… Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi… “Hafıza-bellek” esas olarak bu “dalga” bedendeki bilgi yüküdür… Beyin, ihtiyaç duyduğu bilgileri buradan alır… Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için “unutma” veya “hatırlayamama” dediğimiz olay meydana gelir… Ruh bedenin” dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir…”

Bu çok önemli bilgiyi biraz daha incelersek …

Nöronlarda işlenen, depolanan ve geri çağrılan bilgiler, bir yönü itibariyle elektriksel bir aktivite gösterirken, diğer yönüyle dalgasal bir aktivite göstermektedir. Beynin ürettiği manyetik alana sahip olan “ruh” adını verdiğimiz hologramik dalga beden, nöronda işlenen bilgileri hologramik olarak depolar. Her nöronun etkinliği (bilgiyi işleyiş, depolayışı) bir dalga boyu oluşturur. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yapar ve bu yol ile “geri çağırma-hatırlama” sağlanır. Nöronların, hologramik olarak yarattığı dalga girişim ve kesişimlerinden oluşan holografik model, beş duyuyla algılanan görüntüleri oluşturur. “geri çağırma-hatırlama” dediğimiz işlem de ise tam tersi olarak, görüntü, ses, koku gibi frekanslar belirli bir yoğunluk alır.

Sonuç olarak, kendini madde beden zanneden birimin “ölüm” denilen madde bedenden hologramik dalga bedende yaşamını sürmesinde hafıza fonksiyonunun işlevselliğinin çok önemli bir yeri vardır. “Ölüm” denilen olaya kadar beyin ve hologramik dalga beden arasındaki bilgi alışverişi sürmekte ve her an, her işlenen ve depolanan bilgi geri çağrılıp, yaşanmaktadır. “Ölüm” denilen olayla da mikrodalga bedene kodlanan, depolanan her bilgi hologramik görüntü şeklinde ortaya çıkmakta ve “boyuna geçirilmiş kitaplar, dürülmüş defterler okunacaktır” tarzındaki tasavvuftaki mecazi ifadeler “yaşanılanlar yaşanılacaktır” şeklinde bilinçte yerini bulmaktadır.

AylinER
www.yorumsuzblog.net.tc

Kategori: AylinER

Bu Yazıyı yazdır Bu Yazıyı yazdır


3 Yorum >> “Hafıza (2. Bölüm)”

Bu yazı için yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden Geri izleme yapabilirsiniz.
  1. infinity Yazmış:

    Ruh dediğimiz hologram beden, ölüm anından sonra kapalı devre mi olacaktır? Artık dışardan hiç bir bilgi alamayacak mıdır?… Sürekli aynı rüyayı görür gibi kendimi izleyecektir.

    Ölüm sonrası kader nasıl çizilmiştir. Daha doğrusu ölümden sonra da kader devam edecek midir?.

    Dışardan ölülelere okunan fatiha ne anlama gelmektedir?


  2. seda u. Yazmış:

    Çok ama çok ilginç. Yıllardır cevap bulmaya çalıştığım bir konu bu… Yazılarınızın devamını okuyabilmek dileği ile, teşekkürler.


  3. ısırgan & gül Yazmış:

    Ölüm sonrası için sormuş olduğum tüm suallere almış olduğum cevapların özeti şu Hadis-i Şerif oldu: “İnsanlar nasıl yaşarlarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir…”
    Hz.Ömer’in de bu konuda Resulullah’a (s.a.s.); ben ölünce şu andaki aklım ile mi dirileceğim? Şeklinde bir soru soruyor. Evet bu aklınla dirileceksin, cevabını alınca Hz. Ömer diyor ki; o zaman sorun yok.
    Bu iki bilgiyi birleştirip bir sonuç çıkarmak istedim. Hep aynı sonuca ulaştım. Öldükten sonra dünyadan ya da sonsuz yaşam boyutundan “ilmimizi artırıcı” bir etki alamıyorduk. Önemli olanı da bu idi. Dünyada ilimde ne kadar derinleşmişsek o seviyede ölüyor ve o seviyede diriliyorduk.
    Meselâ bu dünya boyutunda Allah sistemini anlatan “kaynağı” oku’maya başladık. Kapasitemizce bilincimizde açılımlar başladı. Aynı kaynağı her okuyuşumuzda farklı, yeni şeyler anlamaya başladık.
    Oku’ma devam ettiği müddetçe bilincimizin “açılımı da devam ediyor”. Oku’mayı kesince, ilgimizi tamamen dünyasallığa verince bilincin de açılımı o noktada kalıyor. Hatta zamanla geri gitmeye, silmeye ve Allah sistemini açıklayan kaynağın bilgilerinin yanlış olduğuna karar vermeye başlıyor. Kendine göre bir ahiret yaşamı tasarlayıp çeşitli çıkmazlar oluşturuyor. Sürekli aynı filmi seyretmek gibi, sürekli dünya yaşamının hafıza kaydının tekrar tekrar yaşanması, sonsuza kadar tekrarı ya da daha farklı şeyler.

    İnsan bilinci ama düşünen insan bilinci; aynı filmin tekrarı gibi olan sonsuz yaşam senaryosunu kabul etmek istemiyor. Bu dünyadaki bilinç seviyesinin “donuklaşmış” haliyle ebedi yaşam istemiyor. Burada nasıl ki; her gün yeni şeyler okuyoruz, her gün yeni açılımlar yaşıyoruz… Her cum’a (ahadiyeti tefekkür halinde) yeni elbiseler (bilinç açılımları/yeni ilim boyutları) giyiyoruz… İşte böylece; sonsuz yaşamda da, ilim irfan ehli ile aynı boyutta buluşup “yeni bilgi/bilinç” açılımlarını yaşamak istiyoruz.

    Dünyadaki “iyi bedensel sevap amellerimiz”in cennette bedensel konforumuzu hazırladığını ifade ediyorlar. Dünyadan ardımızdan okunan dualar (beyinden yönlendirilen iyi niyet dalgaları) ahiret konforumuzu “yatay” olarak genişletiyorMUŞ. (Geriden ne gönderdiklerinden ziyade geride ne bıraktığımız önemli ve bıraktığımız şeyin üretime devam etmesi önemli) Anlamamız için şu örnek verilmişti:
    Yeni bir evdesin. Eşyalarını yenileyeceksin. Yenilemek için paraya ihtiyaç var. Ya çalışarak eşyalarını yenileyip lüksünü artırırsın ya da biri sana bağış yapar onu kullanırsın. Ahirette de öyle imiş… Fakat orada para kazanarak konfor artışı yokmuş. Geriye sadece geride kalanların gönderecekleri iyi niyet dalgaları (duâları) ile yeni lükslere ulaşma imkanı varmış. Bu da cennetteki dikey yükelişi değil ancak içinde bulunduğun cennet boyutunun yatay genişlemesini sağlıyormuş. Bir gümüş köşkün varsa yanında bir de altın köşk oluşturabiliyormuş.
    Konunun burasını biraz anlar gibi oldum fakat istediğim aradığım asıl şey yatay bedensel konfor değildi. Dikey düşünsel (ilim, irfan, ahadiyet bilinci, Muhammedî bilinç boyutları) gelişmenin devam edip etmeyeceği idi…

    Bilinç etmesini istiyordu. Burada anlamadığımız “teklik” sırlarını, orada anlamamızı istiyordu. Israrla düşünsel yükseliş devam edecek mi diye sordum, soruşturdum, araştırdım. Ya sükût ile karşılaştım ya da ilmini artırmaya devam et cevabıyla karşılaştım.
    Bu sefer Hz. Muhammed (s.a.s)’ı kıskanmaya başladım. O, orada da sonu olmayan Makam-ı Mahmûd’a (Allah’ın sonsuz ilmine) yükselmeye devam edecekti. Ya biz garipler? O’nun “Gerçek Miracı”nın (Hakikat bilgisine bilincin yükselişi) gölgesinde gölge mirac yapmaya çalışanlar ne olacaktı? O’nun MİRAC’ı her an yükselirken, MİRAC’ının gölgesi her an uzarken… gölgeyi takip edemeyecek miydik? Olduğumuz yerde çakılıp kalacak mıydık? Cennet köşklerinde bedensel/ruhsal zevklerle oyalanıp da her an O’nun gölgesinde yol alan “sonsuzluk kervânı” zâtların ilim/irfan meclislerinden uzak mı kalacaktık, sonsuz yaşam yurdunda?…

    Bilinç olmaz diyordu. Belki büyük iddialardı bunlar, haddimizi aşan isteklerdi bunlar, kapasite dışımızdı, istiap haddimizin üzerindeydi… Belki haddini de bilmemekti.
    Her ne olursa olsun, isteği “bilgi” idi bilincin. Bilgi istiyordu. İstediği şey istenilmesi gereken tek şeydi. Bu dünyaya da zaten onu istemeye gelmişti.
    İsteği istekte kalmayıp eyleme dökülmüştü. Okumak ve dinlemek eylemine…
    Susuzluğunu bataklık havuzlarında, yosunlu göllerde, bulanık denizlerde gidermek istemiyordu. Berrak (açık bilgi) “Okyanus”larında gezinmek, dibe dalmak istiyordu…

    Eylem hali: “sınırlı bilginin sınırını oku’mak ile kaldırmak çabası” idi. Bu çaba halinde iken “ölmeden evvel ölmeyi bilinçte tatmak” ve bu bilinç halindeyken de “bedensel ölümü” tatmaktı.
    Belki de “Her doğruyu her yerde söyleyen” Ömer bin Hattab (r.a.) da bilincinin “donuk halde” son bulmasını kabul edememişti. Resulullah’a belki de bunu sormak istemişti. Aldığı cevaba sevindiğine göre, ve (eminim ki) Ömer’in bilinci eylem halinde olduğuna göre sorun yoktu. Ömer’in bilinci o “sonsuz ilim irfan bilinci”nin peşinden hangi dünyada olursa olsun yükselmeye devam edecekti.
    Bazen böyle düşününce “kıskançlığım” biraz olsun hafifliyor. Sıra geliyor, bu dünyada kullandığımız beynimizin hafıza bölümünü her gün kuvvetlendirmeye (update’e/yenilemeye)… Enerji kaybını önleyerek haram (gurur, kibir, gıybet vs.) olan enerji israfından kaçınmaya… Ve Okyanus’un derinliklerinden inciler mercanlar çıkarmaya…

    Bir fırsatını bulup da soramamıştım bu soruyu. Belki cevap kaynakta vardı; bulamamıştım. Hâlâ bilmiyorum cevabı ve bulamıyorum. Belki var da göremiyorum.
    İnşallah kaderimiz “bitmeyen gelişme çizgisiyle çizilmiştir” de her an her âlemde “gelişmeye devam ederiz” ümidindeyim…
    Umut fakirin ekmeğidir… demişler.

    Isırgan & gül
    ( urtica.rose@hotmail.com )


YORUMLAYIN


metafizikk

Yorumsuz Blog'un Yayın İlkeleri 'ndeki Yayın İlkeleri ve Yayın Şartları başlığı altındaki koşulları okudum.