Reklam çubuğunu görmek istemiyorsanız ve daha hızlı olmak istiyorsanız lütfen bu adresimizi kullanın..

Gizli Yol

// 24 Ocak 2008

Bazıları hak yoluna ereceğim diye inzivaya çekilirler, dünya işlerinden ellerini eteklerini çekip Rablerine ulaşmaya çalışırlar. Gece gündüz ibadet ve teffekkür ederler…Bu da saygı duyulacak bir davranış ve güzel bir yoldur elbette…

Lakin, bu yolu seçeceklerin yola adım atmadan önce durup iyice bir düşünmeleri gerekir. Seçtikleri bu yol, hayattan, sorunlardan bir kaçış mıdır yoksa gerçekten de içten gelen, ruhlarının zorladığı bir eğilim midir diye…

Bir dönem, yorgunluktan olacak, denedim ben de bu yolu… İtiraf etmeliyim ki çok da güzeldi…

Güzel de ne kelime, rahattı rahat… Kendimi uhrevi düşüncelere kaptırmış gidiyordum. Bir tefekkür, bir tefekkür ki sormayın gitsin…

İnsan kardeşlerimden uzaktım. Dolayısıyla hiçkimse bozamıyordu benim o dingin ruh halimi… İçimden tüm insanlara karşı koşulsuz bir sevgi ve şefkat akıyordu. Bu benim daha önceleri de zaman zaman –hatta oldukça sık- yaşadığım ve en sevdiğim ruh haliydi. İçinden hiç çıkmak istemediğim, tüm kalbimle kalıcı olmasını arzuladığım hallerden bir hal…

İnziva içinde, insansız, insansız yaşarken o halin iyice kalıcı olduğunu deneyimledim.. Sadece gündelik, zorunlu ve yüzeysel ilişkilerle sınırlamıştım kendimi. Ah ne kadar da merkezimdeydim, adeta hayalimdeki cennetlerden bir cennetteydim… Dünya hallerinden yorulup da ölümü özleyen ben, sonsuza kadar bu şekilde yaşamayı kabul edebileceğimi hissediyordum…

Geçmiş ve gelecekle bütün bağlarımı koparmıştım. Ne geçmişe hayıflanıyordum, ne de gelecekten bir şeyler bekliyordum. Bütün meselelerimi çözmüştüm kafamda… Müthiş bir özgürlüktü deneyimlediğim…

Dört duvar arasında tüm evreni kapsayan bir özgürlük…

Taa ki dışardan küçük bir parazit benim o durağan, sonsuzca sürecekmiş gibi görünen frekansıma kanca atıncaya kadar sürdü bu hal…

O küçük parazitten sonraysa hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı belli oldu. O parazit, bana insanlardan kaçarak merkezinde kalmanın çok kolay bir yol olduğunu ama aslolanın ve hatta belki de muradolunanın iyisiyle kötüsüyle olayların ve insanların içinde kalarak ama yine de merkezinde durabilmek olduğunu idrak ettirdi.

Küçücük bir parazit bozuvermişti dengemi işte… Merkezimden uzaklaşıvermiştim; öfkeme yenilmiştim. Daha neler olup bittiğini anlayamadan sigortalarım atıvermişti bir anda. Evet, evet öfkeme yenilmiş ve kendime acıma, haksızlığa uğrama maskesi altında gıybet çukuruna düşüvermiştim…

Hey güzel Allah’ım!.. Ne zordu insanlarla beraber insan olmaya çalışmak…

Tövbe bile edemeyecek kadar çaresizdim… Tövbe edemiyordum çünkü, tövbe ancak o hareketi bir daha yapamayacağından eminsen geçerli. Bense kendime olan tüm güvenimi yitirmiştim.

Benzeri bir durumda yine aynı davranışı göstermeyeceğimin hiçbir garantisi yoktu…

Acizliğimi, geri kalmışlığımı bu kadar derinden ve sarsıcı bir biçimde farkettikten sonraysa çevreme ördüğüm duvarları yıktım birer, birer.

Ve…

İster cennete götürsün, ister cehenneme, ne gelirse razı olacağım yeni bir yola girmeye mecbur kaldım. Hatta, itildim neredeyse… İten neydi, itilen kimdi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, hayatın beni buna zorladığıydı.

Korkmadım mı sanırsınız?… Korktum, hem de küçük bir çocuğun karanlıktan korktuğu gibi korktum. Elimde bir iman ipi vardı tutunduğum. Her durumda güç almaya kararlı olduğum. Sarsılmaması için itina gösterdiğim… Ama türlü, türlü sınamalarla dolu şu dünyada o ipe sıkıca tutunmak, bir an bile bırakmamak nasıl mümkün olacaktı?…

Zor, ince ve çetrefilli bir işti doğrusu…

Yolun sonuna geldiğim zannına kapıldığım inzivadan sonra yine, yeniden sıfırlayarak hayatın içine dalmak… Tüm riskleri göze alıp yeniden yeni yollara koyulmak ölümden beterdi benim için… Ama ben kaçarsam, sen kaçarsan şu dibine kadar sanal dünyadaki gizli hakikati kimler ve nasıl çıkaracaktı ortaya? …

Garantilenmiş sanılan cenneti riske atıp, cehennemlerden geçmeyi göze alarak, ödülleri de boşvererek sadece ama sadece hakikatin gizli yolunun adsız sansız bir yolcusu olmayı ve o yolda yitip gitmeyi en baştan kabul etmek, muteber yollardan biri midir bilemem ama, zorlu yollardan biri olduğu tecrübeyle sabittir…

Yolu kolaylaştırılanlardan olmanız dileğiyle…

Angorya
www.yorumsuzblog.net.tc

Kategori: Angorya, Yorumsuz 'Oku'r Yazarlar

Bu Yazıyı yazdır Bu Yazıyı yazdır


6 Yorum >> “Gizli Yol”

Bu yazı için yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden Geri izleme yapabilirsiniz.
  1. kenan Yazmış:

    Yüce ALLAH seni arındırmayı dilediğinde, inziva, eza, cefa,…vs…. ile yaşatır, burda geçerli olan hedeflediğin mertebedir…. oluşlar bu hedefe göre meydana çıkar…


  2. ergen Yazmış:

    Dervişlik olaydı bir lokma bir hırka,
    bizde alıdık otuza kırka.
    dervişlik baştadır tacda degildir,
    kızdırmak od dadır sacta degildir.
    arasan mevlayı kendinde ara,
    kudüste mekke de hac da degildir.

    yunus ne güzel söylemiş degil mi?
    halk içinde hak la olabilmenin dayanılmaz cazibesi işte bu olsa gerek…


  3. filizAK Yazmış:

    Kendi cevabının İÇİNDE saklı olduğu, şahane bir yazı bu…
    Özün, karşındakinin özünden farklı mı sanırdın?… Ben sanırdım…
    Artık olmadığını biliyorum.. Bilmekle, bunu yaşamak ayrı şeyler olduğu üzre yaşamaya çalışıyorum…

    Yaşamak için seçtiğim -aslında başka şansım da yok- yolun zorlukları idrak etmemde destek, nimet ve en büyük zor; insanoğlu…

    Karşındakini haktan göremezsen OLAMIYOR… Bir arkadaşım şöyle demişti bana, ailemle yaşıyor olduklarımı aşmamda ışık olsun diye, Allah ondan razı olsun..

    “HAKkı eve taşıman lazım, evdekilerin de HAKtan olduğunu görmen lazım”
    Benden ayrı değil dışardakiler, ÖZümüz bir sözümüz bir olmasa da.. Öyle zooor ki!!
    Tek anahtar sevgi.. O sınırsız sonsuz sevgiyi açığa çıkartıp yansıtabilmek..
    Sevmek, aynı görmektir..
    Sevmek her şeyi TEK algılamaktır..
    Bizim öğrendiğimiz ise kızmak, öfkelenmek, yermek…
    Olayları olgunlukla karşılayanlara bir bak… Ne mutluuu… Ne sakiin…
    İşte o olgunluk; sevgi…

    Bizim bildiğimiz de sevgi değil aslında..
    Hani sevince benim olsun deriz ya… O, sevgi değil işte… Gerçek sevgi herkesi, her şeyi aynı, TEk görebilmek..
    Gözlerini kapattığında, tüm evreni (hani olur ya) sende, içinde algılayabiliyor musun, kocaman bir bedene sahipmişsin gibi;
    Hastanelerde yatan hastalar, evsizler, hırsızlar, zenginler, fakirler, katiller, güzeller, çirkinler, huysuzlar, arsızlar, gülenler, ağlayanlar, çocuklar, yaşlılar, politikacılar, postacılar, dertliler, mutlular, düşkünler, kuşlar, böcekler, yılanlar, kuzular, sular, dağlar, anneler, babalar…
    Hepsi bir…

    “Denizdeki kumtanesi hem benim bir parçam, hem de kardeşim” demişti Engin Ardıç bir yazısında…
    Ben insanların arasında olmadan onların senden, HAKtan, özünden olduğunu anlayamayacağımızı düşünüyorum nacizane.. Çok yeniyim buralarda ama buradan başlamak daha iyi sanırım… Yani tam da ortadan, onlar dediğimiz ve aslında biz olanların arasından başlamak… olduğun yerden.

    Allah sevdiklerini sevdirsin, sevdikleriyle güldürsün, sevdikleriyle muhatap ettirsin bizleri…
    Ve öyle bir sevgi versin ki, feraset misali, kimsede hata kusur görmeyelim…

    Allah bu ilim yolunda ilerlememizi kolaylaştırsın hepimize inşallah…


  4. Mehmet Yazmış:

    Yazinizi okudum da..

    Evvel, ahir, zahir ve batin HU ise.. HU sende hukmedici ve hukumveren ise, tefekkure daliyorum diyemezsin. Neden biliyor musun?

    Zahir de yasadigini sandigin bu dunya hayatinin sana gercek kadar gercek gelmesine sasmiyorum.. Cunku ayani sabitesi programlanmis bir beyin gercek diye bildigi bir dunyada yasar.. Allah’a ibadetle, tefekkurle omrunu tuketmeyi ister. O sende bunu dileyebilir.. Fakat, ibadet adi altindaki calismalar yalnizca orjin bilincin icin, Rabbine ve Allah’ a degil. Rabbin, bundan munezzehtir! Cunku HU, kendisine asik olunmasini bekler, fakat dusundugun gibi degil.. (Geylani’nin Gavsiye’sini okumanizi tavsiye ederim. Ustad Ahmed HULUSI: Gavsiye Aciklamasi)

    Ya HU!

    Ves Selam

    Mehmet
    Azerbaijan
    Az. Medical Uni.


  5. ısırgan&gül Yazmış:

    Sesin fonu sessizliktir.
    Beyazın fonu siyahlıktır.
    Hak’kın fonu halktır.

    Gürültü olmasaydı, sonsuz sessizliği nasıl duyacaktık? Kargaşa olmasaydı, mutlak sükûneti nasıl bulacaktık? Gürültü ve kargaşadan dört duvarın arkasına iltica edince; bir parazit bile gök gürültüsünden daha yüksek haykırır ruhumuzun sessizliklerinde…

    Gökyüzü karanlık olmasaydı, simsiyah gecenin karanlığında nasıl bulacaktık “Kutup Yıldızı”nın aydınlığını. Aydınlığa giden yolu bulmamızı sağlayan “karanlığı” yaratan” Rabbimize hamd olsun!
    Özümdür sanırdım Hakk’ın aynasını yıllardır. Hira mağarası gibi olan özüme kapanıp Hakk’ı arardım. O kutlu insan (s.a.v.) öyle yapmış diye. Yanılmamışım, öyleymiş… Öz’de Hak çok net ve berrakmış…

    Sonra halk’ın arasına dönmüştü O. Halkı görünce özündekini yitirmeden… Halk aynalar çadırı gibiydi. Her birisinde özündekini seyretti. Kimisi uzun gösterdi. Kimisi kısa gösterdi. Kimisi basık… şişman… zayıf…
    Gözü şaşmadı, haddi aşmadı. Halkı hak’da, Hakk’ı halkta seyretti. Hakkı ve bâtılı karıştırmadan.
    Seyredemedim ben her an. Karıştırdım birbirine. Güldüm kimine. Kızdım bazen hepsine.
    O da gülmüştü ve kızmıştı. Sevmişti ve savaşmıştı. Fakat O’nun her an bâtını Hak, zâhiri Hak, evveli Hak, âhiri Hak idi.
    Benim öyle olmadı. Olmuyor. Bilmiyorum olacak mı? Ne zaman dinecek özümde kabaran Okyanus dalgaları?
    Parazitin vızıltısından, gök gürültüsünün sessizliğine kaçan Ey İsimsiz Kahraman, duanıza ihtiyâcım var…
    Isırgan & gül


  6. birol Yazmış:

    Slm. Himmet isteyene gayret evlatim, demisler. Herkes bulamamis ama bulanlar arayanlarmis!..


YORUMLAYIN


resull

Yorumsuz Blog'un Yayın İlkeleri 'ndeki Yayın İlkeleri ve Yayın Şartları başlığı altındaki koşulları okudum.