Bâtini manalarla ayet ve hadislerin yorumlanması onlar için ayrı bir zevkti. O hafta da sohbet için bir araya geldiler. Konukları bu defa zâhir ilimlerinde tecrübe kazanmış değerli bir zattı. Ayet ve Hadislere getirilen açıklamalar da haliyle zahir eksenli idi. Konuşmacı olanca gayreti ile yılların emeğinin meyvesi tespitlerini yansıtırken, dinleyenlerde önceki haftalarda görülen canlılık ve neşeden eser yoktu. Onlar alışıktı bâtini derinliklere dalmaya. Bunca farkındalıktan sonra zâhirî açıklamalar da hiç çekilmiyordu doğrusu…
***
Tasavvuf ilmine yöneldiği ilk dönemlerde birlikte okuyup tefekkür ettiği bir dostu ile karşılaştı. Ne var ne yok, hal- hatır, hoş beşten sonra dostu sordu:
- Nereye böyle telaşla?
- İkindiye yetişmeliyim. Ya sen?..
- Ben de alışverişe.
- Cemaate gelmeyecek misin?
- Tanrısına tapınan avamla birlikte olmak istemiyorum. Bizim için her yer mescid. O yüzden sadece cumalara gidiyorum!..
* * *
Namaz için hazırlanırken parmağı kanadı. Arkadaşı;
- Abdestini yenilemen lazım, kan abdesti bozar, dedi.
Gayet rahat bir ifade ile:
- Şekilcilikten kurtul. Takılma kalıplaşmış kurallara, dinin özünü yaşa diyerek namaza durdu.
* * *
Birkaç dost birleşerek nicedir görüşemedikleri arkadaşlarını ziyarete gittiler. Yemek, çay, meyve, kahve derken muhabbet uzadıkça uzuyordu. Ev sahibinin halinden yorgunluğunu sezen biri, en büyüklerinin kulağına eğildi:
- Ne dersin, müsaade istesek mi? Hem o, sabah işe erken gidiyor.
İş ve aile kaygısı olmadan başına buyruk yetişmiş olanı şöyle dedi:
- Vakte, saate takılma! Anda yaşamıyor muyuz? Asıl olan muhabbet, bak ne güzel neşemizi bulduk şunun şurasında.
Bunu bir de yüksek sesle söylemiş, ev sahibine dönerek;
- Öyle değil mi ama, diyerek tasdikletmek istemişti.
Yorgunluğunu gizlemeye çalışan ev sahibi;
- Tabii, kırk yılda bir geldiniz, dedi dil ucuyla.
…
… … …
… … … …
Ne anlatmaya çabalıyorum?.. Örnekleri kısaca tahlil edelim, sonra söylemek istediğimize geliriz.
Ayet ve hadislerde bâtinî manalar görmeye çalışanlar, zâhirî açıklamalardan rahatsız oluyor. Zâhirî açıklama ayet ve hadisten ayrı mı ki? Zâhirî açıklamalara basitlik denebilir mi?… “Her hükmün zâhiri, bâtını, matla’ı var” iken; zâhiri hafife almak; bilgide çok derinleşmenin mi ifadesi, yoksa derin-le-şe-me-me-nin mi?…
…
“Hak görmek, Bir görmek, Hoş görmek” konuşurken, Hakkın bir takım kullarını, hem de kâhir ekseriyetini avam diyerek aşağılamak. Hatta öyle aşağılamak ki, saf niyetlerle bulundukları camide onlarla yan yana gelmeyi bile istemeyecek kadar ayrı- gayrı görmek öyle mi?.. Vahdet nerede kaldı?.. Sahi, avam dediklerimiz kimin kulu?..
…
Yemek yemenin kuralı var, edebi var. Konuşmanın kuralı var, edebi var. İş ortamlarının, çalışma hayatının, kamu düzeninin, ticaretin bir dizi kuralları var. Hayat, zâhirî kurallarla işliyor. Bütün bunları kabul eden ve harfiyen uyan- uygulayan bir bilinç, “Kan aktı, abdestin bozuldu” tarzındaki samimi uyarıya niçin şekilcilik ve kalıp yaftasını yapıştırarak karşı çıkar?..
Trafik kuralı normal, ticari prensipler normal, ahlak ve kültüre dayalı ilkeler de normal, ama konu bir ibadetin zâhiren hakkını vermeye gelince şekilcilik ve kalıp öyle mi?..
…
Her şey vakitle, ibadet de vakitle geçerli. En yüksek feyiz ve idrak çalışmamız salat (namaz) beş vakit olarak tanzim edilmiş. Salatın asıl boyutu dua da yine belli olgunlukların kemale ermesi anında daha çabuk sonuç veriyor. Hatta duada özel vakitleri değerlendirmek ehli zatlarca öneriliyor.
“Ziyaretin makbulü kısa olandır” hadisi varken, “Ne zulmediniz, ne zulme uğrayınız” uyarısı açıkken, vakitsizliği kayıtsızlık, saatsizliği an bilinci saymak da nereden çıktı?.. Kardeşine eziyet etmenin adı ne zaman anda yaşamak oldu?..
…
Dostlarım!..
Dünyanın tamamını etkisi altına alan karma kültür; isyan kültürü ya da kibar söylemi ile globalleşme adlı egemen akım, görülüyor ki her şeyi alt üst ettiği gibi hakikati arayanların bir bölümünde de bilinçleri, davranışları umarsız ve tutarsız hale getiriyor.
Son günlerde gözlediğimiz o ki, bazı kavramlar, bazı bilgiler iyiden iyiye karıştırılmış. Hatta heva ve hevese uymak; idrak etmek sanılmış. Ne yazık ki hevesle hakikati karıştıranların kendi hallerinden haberleri yok!..
Konu başlığımız olan soruyu yineleyelim; Bâtın= Öz mü? Zâhir= Kabuk mu?
Genel yaklaşım; Bâtın; Öz, Zâhir; Kabuk şeklinde gözüküyor. Bir hükmün bâtin boyutu fark edilmişse zahiri ile uğraşmak gereksizlik, basitlik olarak algılanıyor. Ehline müracaat ederek öğrenelim, bakalım Batın; Öz müymüş?.. Zahir; Kabuk muymuş?..
Bâtın- Zâhir: Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”! “Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!
Bâtın bir başka boyutta, başka bir şey mi? “Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir! Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir! Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir! “Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur… “Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır! Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!
Bâtın ve Zâhir neye göre? Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!. Yani, görüş alanın içinde olmasına-görmene rağmen, görmekte olduğunun “algılayamadığın yanı”dır “bâtın”!. Nasıl oluyor, görüş alanı içinde olup da, bakmaya rağmen, algılayamamak?
Beyin veri tabanının, dışardan veya içerden beyne ulaşan verileri onları deşifre edecek kadar yeterli verisi olmaması yüzünden, gelen veya gelmekte olan verileri değerlendirememesi, tanımlayamaması suretiyle! Beynindeki veri tabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin, sana, “bâtın” olarak kalmasına yol açar!
Kavradığın, “zâhir”dir; kavrayamadığın ise “bâtın”! Karşındakinin veya yöneldiğinin hakikatını seyredebiliyorsan, “bâtın”ı artık “zâhir”dir sana! Seyredemediğin sürece hakikatını, “Zâhir”, ”Bâtın”dır sana!.
Bâtini Seyir: Tasavvuf, Fenâfillah ve Bakâbillah isimli iki aşamaya dayanır; Birinci aşamada varlığın aslına özüne erişilir; ikinci aşamada da orijinal varlığın bakışı ile Âlemler seyredilir.
İşte birinci seyir, “BÂTIN” ismi mânâsı içinde yapılan bir seyirdir; ikinci seyir ise “ZÂHİR” ismi yönüyle yapılan bir seyirdir.
Bazıları Bâtini seyirden Zâhiri seyre neden geçemez? Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler! Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pekçok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, “Batîni” gerçeklerin “Hak” olduğu gibi; “Zâhir” boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin “Hak” olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.
Kimler Bâtın nuruyla Zâhirden perdelendi? Unutmayalım ki, bu dünyada bir beden koşullarımız mevcuttur, bir de bilinç… Aynı tarzda, ölüm ötesindeki tüm aşamalarda da gene bir “beden” yapımız olacaktır, bir de “bilinç”…Bizim bunlardan herhangi birini ihmal etmemiz, aynen burada olduğu gibi, gelecekte de hatamızın neticelerine katlanma zorunluluğunu getirecektir…
“Arif-i Billah” olmayanlar, yani “B” sırrıyla “OKU”yamayanlar, genellikle bâtının nurlarıyla zâhirden perdelenirler!. Yani, müşahede ettikleri sırların kendilerinde oluşturduğu mânâlarının bilinçlerini kapsaması sebebiyle, yaşanılan gerçekleri gözden kaçırırlar!.
İşte bu durumdakilerin yanlış davranışlara sapmamaları için, geçmişte yaşamış “öze ermişleri” örnek alıp, en azından onları taklit ederek yollarına devam etmeleri gerekir…
Ki böylece “Allah” mârifeti yolunda ilerlemelerine devam etsinler… Aksi takdirde, belli bir müşahedede kilitlenirler ve ötesindeki hayâl bile edemedikleri sonsuz mârifetten mahrum kalırlar!. (*)
…
Ehlinin dilinden konu derinlemesine anlaşıldı sanıyoruz. Demek ki; Bâtını öz sanmak, Zâhirden perdelenmekmiş! Bâtın için Zâhiri, Zâhir için Bâtını ihmal; gelecekte katlanılması güç sonuçlar doğururmuş.
Ve anladık ki; Marifet Ehli olmak; Muhammedi Yaşam çizgisinde ilerlemek Zâhir- Bâtın birlikteliği ile mümkünmüş. Esmalar arasında fark görenlerin, bazı esmaları bazısına tercih edenlerin, perdeleri kalınlaşırmış git gide…
Bunların üzerine söylenecek fazla bir şey yok. Örneklerimizden ilhamla son uyarılarımızı belirleyelim: ( Uyarılar önce kendime, sonra kendimden gayrı görmediklerimedir)
- Her fırsatta insanların ekserisi hakkında AVAM nitelemesini kullanan kardeşim! Unutma; hepsi Allah kulu! Avamda avamlığı, havasda havaslığı dileyen de Allah! Hiçbirimizin elinde kudret yok. Programımızı kendimiz yapmadık, çizilen planı yaşıyoruz hepimiz.
- “İslam’da şekilcilik yok” cümlesini maharet gibi dillendiren dostum! Evet İslam’da şekilcilik yok; ama namazın rükusu, secdesi var; Haccın tavafı, ihramı, vakfesi var; yemeğin adabı, giyimin edebi var! “İslam’da şekilcilik yok” cümlesini söylerken biraz daha düşün olmaz mı?.. Zâhir esmasından perdelenmeyesin!..
- Kayıtsızlığı pervasızlık, an bilincini ayarsızlık sanan arkadaşım! Tasavvufî kavramlar her yere, her oluşa yapıştırılacak basit etiketler değildir! Taklit yollu kavramlarla duyduğunu, okuduğunu içine sindirmeden etrafa satmakla da tasavvuf ehli olunmuyor! “Kişiye günah olarak, her duyduğunu nakletmesi yeter” hadisini bir de bu boyuttan düşün olmaz mı?
…
Bizden bu kadar!
İfadelerimize biraz Celal yansımışsa, dostlar hassasiyetimize versin lütfen!
Zâhir için Bâtını, Bâtın için Zâhiri feda etmeyenlere, esmalar arasında fark görmeksizin her esmanın hakkını vermeye gayret edenlere, Marifet yolcularına, Muhammed (sav) sevdalılarına selam olsun!
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
m_dogramaci@yahoo.com
(*) Ahmed Hulusi’de de Kavramlar; Bâtın maddesi www.allahvesistemi.org
| Kategori: Mehmet Doğramacı |
|
|
11 March 2008 23:55
ALLAH RAZI OLSUN; SELÂM VE NÛR ÜZERİNİZE OLSUN.
12 March 2008 00:03
Mehmet bey yine çok güzel bir konuya değinmiş,
Özür dileyerek ben de gözlemlediğim bir kaç şeyi buraya eklemek istedim…
Ömrünün bir evresinde tasavvufa balıklama dalmış insanlar tasavvuf ve dini iki ayrı kavram olarak algılaya biliyorlar…
Özellikle gençlerde durum çok şaşırtıcı… örnek vermek gerekirse mevlanayı yanlış değerlendirip dinle hiçbir bağlantısı olmadığını ve onun sadece hoşgörüden bahsettiğini düşünenler var.
İslamı sürekli gericilik olarak değerlendiren gençlerin sayısı ne yazık ki çok fazla ve sürekli artıyor. Buna karşın çok enteresan bir şekilde tasavufla tanışmış ama yanlış anlamış kişiler işin mana boyutuyla ilgilenirken zahiri kısmını Mehmet beyin dediği gibi es geçmişler…
Tasavvuf çok derin ve etkileyicidir, hiçbir akıma felsefeye ya da görüşe benzemez, kişi kendini yeni aldığı bilgilerle, helede toplumda ezilen bir bireyse adeta güç kaynağı olarak kullanmaya başlar. Egolarını iyice yükseltmiş ama bunun farkına varamamış olabilir. Avam diye toplumu hakir görmeye başlamış kendine paye biçmiştir, özellikle kompleksli bireyler işin daha derin mistizm boyutuna dalarak belirli zikirleri diğer insanlardan üstün olma çabası içerisinde kullanmaya başlamıştırlar da kendilerinin bile haberi yoktur. Firavunlaşma diye kısaca özetlenen bu duruma çok dikkat etmek gerekir. Kendimize karşı samimi olmamız ve sürekli kendimizi hesaba çekmemiz gerekmektedir.
Tasavvuf, sufizm, mistizim islamın özünden başka birşey değildir, tasavvufu yaşamayı düşünenlerin şerri hükümleri 100 kat daha fazla mercek altında büyütmeleri ve bunları harfiyen yerine getirmeleri gerekmektedir yoksa üzülerek söylüyorum gerisi hobiden ileri geçmeyecektir.
Tüm dostlara selam ve sevgiler…
12 March 2008 01:15
İşin bir baska yönü de ; Uzun zamandir üzülerek, hayretle ve ibretle gözlemledigim konulardan biri de daha önce tasavvuf konusunun bu kadar anlasilir bir dille net bir sekilde anlatimi olmamis, saklanan sirlarin desifresi bu kadar ifsa olmamis, hakikat nerdeyse elle tutulur gözle görülür hale gelmemis olmasina ragmen, sanki bu ilimle karsilasan biz degilmisiz gibi, ya da bu ilmin cikis kaynagi bizmisiz gibi, tereciye tere satar duruma gelmisiz. Ilim ulastikca daha bir güclenerek vurup gecmisiz, TEKlik var TEK BEN var i duymusuz gayri gördüklerimizi ezip gecmisiz. Sanki Ahmed Hulusi ‘Sistemin Seslenisi’nde “VURUP GECMEK” yazisini, “SONRADAN GÖRME” yazisini hic yazmamis. Haydi dostlar sistemin seslenisini yeni bastan OKU maya ne dersiniz!???… http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/sistem/
12 March 2008 06:45
Ey iman edenler!… Allah’dan ittika edin ve O’nun Rasûlü’ne (B sırrıyla) iman edin (Hakikat’a-Sistem’e uyumlu olun) ki rahmetinden size iki kifl (pay, kat) versin ve sizin için kendisiyle (B sırrınca) yürüdüğünüz bir nur oluştursun ve sizi mağfiret etsin (sizi örtsün?)… Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.
12 March 2008 09:30
Selam olsun kabuguyla beraber özünü yiyebilenlere. Var mıdır ki yaratılanlar içinde sadece özü olan kabugu olmayan? Hatırladıgıma göre yok. Herşeyin bir kılıfı, elbisesi var. Kabugu yok saymak öze hakarettir, çünkü özü koruyan kabuktur. Bilirsiniz ki kabukta zedelenme olunca özde bozulma olur onun ötesinde içi boşalır ki sadece zedelenmiş, örselenmiş, kırılmış, patlamış kabukla beraber içi bozulmuş dışarıya pis kokular sunan bir öz kalır, buyrun hayrını görün…. Afiyetle yiyin bakalım. Ya yediniz yediniz, yiyemez iseniz boşalacak zaten içi. Özü korumak için kabuğa iyi sahip olmalıyız. Başta da belittirgimiz gibi kabukla beraber yiyebilmek en güzeli, tabii ki kabugun tadı hoş degildir; acıdır, buruktur biraz, sertcedir öze göre, hazmı da zordur. Özün tadını bildigini zannedenler almazlar kabuktan bir tad. Bilmezler mi ki ayrı ayrı degildir kabukla öz….
12 March 2008 23:56
Slm. Mehmet kardesimiz, ebeyden beri dillendirmeye calistigim bir konuyu uslubunca anlatti! Sagolsun bizi de bir yükten kurtardi, ilim boyutuna nefsi mülhime en tehlikeli yerdir! egomuz farkinda olmadan bizi alir götürür!,tek lik muhabbeti ve vahdet eksenli bolca konusur yazar ve disari cikinca emmareye devam! deriz.. icimiz baska disimiz baska olur! bazen keske bu bilgileri ögrenmeseydim normal bir müslüman gibi ilahi dinleyerek! aglayarak sizlayarak gökyüzünde YASAYAN tanrimla mutlu mesut yasasaydim diyorum!. BU BIR RIZA LOKMASIDIR YUTAMAZSIN DEMEDIM MI? nagmesi kulaklarima ÜS kurdu!.. hakiki tasavvufu yasamak anlamak bize göre degilmis gibime geliyor, IHLAS YOK; mesekkat YOK, CILE YOK: oturmus klavyenin basina vahdet ve TEKlik satiyoruz! KIME KARSI!..
14 March 2008 00:33
Anlamını bilmediğimiz kelimelerle cümleler kurmak moda olmuş aramızda. Herşeyi allayıp pullayıp satar olmuşuz. Bildiğimizi sanıp bilmediğimiz, içimize sindiremediğimiz nice cümleler sarf ettik kim bilir? Okuduğumuz ayetler dilden öte gidememiş meğer. Övünmek için yapar olmuşuz ibadetlerimizi, bazen açık, bazen gizli gizli… Herşey zıttı ile bütün iken bulamamışız BİR’i. Şekli bile bırakıp şeklin şekline bakar olmuşuz. Ne güzel söylemiş A.H. “VUF”una eremezseniz “TASA”sında kalırsınız diye. Dilerim ki Yaratan hakkımızda dilemiş olsun sırra ermeyi. Muhabbetle kalın.
14 March 2008 11:50
Ya nasıl bir yazı olmussa ilk defa rastladım yorumlar da yazı kadar güzel, açıklayıcı, etkili olmuş. Önder Y. kardeş ve Hayri, özellikle Önder’inkini çok beğendim, bakış açımdan bakılmasından belki de… Hepimizin falan üstada, filan babaya veya herhangi bir yazara hayranlığı yakınlığı olabilir. Eleştirmek için söylemiyorum, benim var çünkü. Fakat bu sevdiğiniz yazar-düşünür insanları tek seven, okuyan siz olmadığınızdan, her okuyan da kendine GÖRE, zeka düzeyine, anlayış kapasitesine GÖRE değerlendirdiğinden kavram karmaşası yaşanıyor. Benim bu gibi arkadaslardan bir ricam var.. Anladığı bence ona yeter, Rabbim yeterli görmüş ki aklını o kadar vermiş. İstediğim şu; anladığını başkasına kabul ettirmeye çalışmamak, aksi halde büyük vebal altına girer.
21 March 2008 12:45
“Bâtın; Öz mü?, Zâhir; Kabuk mu?” başlığı ve yazının içeriğinden anlaşıldığına göre, Mehmet Bey Batını Öz sanmış… Batının Türkçe en yakın karşılığı iç; zahirin ise dış demektir… Batın öz diye çevrilemez…
Mehmet Bey’in yazısında alıntı yaptığı, Üstad Ahmed HULUSİ’nin sözünde; “aynı tek şeyin” ifadesiyle anlatılan özdür…
“Bâtın- Zâhir: Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”! “Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!”
Saim Bey de “Noktadan Nükteye, Sorular-Cevaplar” yazısına yaptığı yorumda Öz, Batın, Zahir kelimelerini çok güzel açıklamış:
“ÖZ’den bir şey çıkmamış, ÖZ’e bir şey girmemiştir… ÖZ içi ve dışı olmayan, sınırsız-sonsuz tekdir… Öz özellikleriyle Dopdoludur…
Ben ÖZ derken, içi kastetmiyorum… Gerçekte sadece ÖZ var; onun algılayabildiğimiz kısmına iç(zahir), algılanmayan kısmına dış-kabuk(batın) demişler…
Asıl var olan ÖZ’dür… Zahir- Batın(iç-dış) insanın algısına GÖRE vardır…
“Zahir Batın O’dur” ile kastedilen şudur:
Gerçekte; ÖZ, “ismi ALLAH olan” var… Sen ondan algıladıklarına Zahir(dış), algılayamadıklarına iç(batın) diyorsun… Yani Zahirle Batının toplamı ÖZ “ismi ALLAH olan” değildir… Gerçekte sadece ÖZ “ismi ALLAH olan” vardır… Zahir-Batın ayrımı; algılamaya, beş duyuya, sınırlı kapasiteye göre var sanılır…
Ayrıca ALLAH vardır.. Bu var olan varlığın yapısına işaretle ÖZ kelimesini kullandık… Bu varlığı daha nerelere kadar öteleyeceğiz… Tanrı sanısının temeli de ötelemeye dayanmıyor mu?..
Gerçekte “ÖZ ismi ALLAH olan” somut; bizler soyut, var sanılan varlıklarız… “İsmi ALLAH olanı” soyutlaştırmamak, kendimizi somutlaştırmamak için; gerçek TEK olan varlığı ÖZ diye andık…
ALLAH ifadesi ise, isme işaret eder… “İsmi ALLAH olan” diyoruz… ÖZ derken, ALLAH ismiyle işaret eden varlığa, tabiri caizse yapıya yöneltmeye çalışıyoruz… İsimde kalmamak varlığa yönelmek adına… “
21 March 2008 17:25
Mehmet Bey yazısının sonunda uyarı dediği, aşağıdaki cümlelerle epey geniş çevreleri fırçalamış… Diğer yazarları yerden yere vuran yorumcular, neden Mehmet Bey’i eleştirmemişler?… Neden bu çifte standart?..
Mehmet Bey’in yazılarına yapılan yorumları okuduğumda, genelde teşekkür, övgü, methetme…dolu yorumları gördüm… Mehmet Bey insan değil mi; eksik, yanlış yazamaz mı?… Neden eleştirilmiyor; neden eksiklikleri dile getirilmiyor?..
Mehmet Bey’i eleştirenlere neden cephe alınıyor; hayranları neden onu savunuyor?..
Mehmet Bey neden diğer yazanlar gibi yazısını savunmuyor; neden yazısına açıklama getirmiyor?..
Neden yorumcular birbirine giriyor; neden yorumcular yazarların etrafında, özellikle Mehmet Bey’in etrafında gruplaşıyor?…
Yazarı eleştirmeyip, sürekli methederseniz, o yazara en büyük kötülüğü siz yapmış olursunuz; onu tembelliğe, atalete ittiğiniz için… O yazar da yeni açılımlar yapamaz, eski açılımları da kapanır; sermayeden yer; iflasa sürüklenir; başlar etrafını fırçalamaya ve celallenmeye… Neden eleştirilmiyor?.. Neden?..
Benim bildiğim eksiksiz, kesin doğru olan tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir… Diğer tüm kitaplar az ya da çok hatalı ve eksiktir… Fanatikliği bırakalım, kendimize de yazarlara da zarar vermeyelim…
* * *
“- Her fırsatta insanların ekserisi hakkında AVAM nitelemesini kullanan kardeşim! Unutma; hepsi Allah kulu! Avamda avamlığı, havasda havaslığı dileyen de Allah! Hiçbirimizin elinde kudret yok. Programımızı kendimiz yapmadık, çizilen planı yaşıyoruz hepimiz.
- “İslam’da şekilcilik yok” cümlesini maharet gibi dillendiren dostum! Evet İslam’da şekilcilik yok; ama namazın rükusu, secdesi var; Haccın tavafı, ihramı, vakfesi var; yemeğin adabı, giyimin edebi var! “İslam’da şekilcilik yok” cümlesini söylerken biraz daha düşün olmaz mı?.. Zâhir esmasından perdelenmeyesin!..
- Kayıtsızlığı pervasızlık, an bilincini ayarsızlık sanan arkadaşım! Tasavvufî kavramlar her yere, her oluşa yapıştırılacak basit etiketler değildir! Taklit yollu kavramlarla duyduğunu, okuduğunu içine sindirmeden etrafa satmakla da tasavvuf ehli olunmuyor! “Kişiye günah olarak, her duyduğunu nakletmesi yeter” hadisini bir de bu boyuttan düşün olmaz mı?
…
Bizden bu kadar!
İfadelerimize biraz Celal yansımışsa, dostlar hassasiyetimize versin lütfen!”
21 March 2008 18:11
Türk dil kurumu sözlüğü “ÖZ” kelimesini “İÇ” olarak çeviriyor. Türkçe konuşan herkes “ÖZ” kelimesini duyduğunda veya okuduğunda ilk aklına gelen “İÇ” veya “HÜLASASI” olur. O sebeple “ÖZ” kelimesini TEK anlamında kullananların, bu kelimeye kişisel olarak aslında Türkçe ile alakası olmayan bir anlam yüklediğini düşünüyorum. Ayrıca kelime veya kavramlar her kişinin veri tabanında yanı şeyleri de çağrıştırmaz. Tek kelimesini dilimizdeki hiç bir sözlük ÖZ diye çevirmez. O sebeple ÖZ Türkçe’de TEK’i açıklamak için doğru bir kelime değil.
21 March 2008 21:08
Her zamanki gibi yatağında sakin sakin akan iki ırmağın kesiştiği makasta piknik yapanlar gün olmuş, manzaranın zevkinden sarhoş olmuşlar.
Muhabbet kadehinden peşpeşe dökülen İlim ve Hikmet şaraplarını o kadar çok yuvarlamışlar ki; bünyeleri kaldıramaz olmuş. Sarhoşluk duvarı aşılınca da başlamış mı ağız dalaşı!
Herkes eline ne geçirirse atıyormuş ötekine. Vuran vurana. En akıllı geçinen ikisinin ırmaklardan birine kaymış gözü.
-Bu da yanlış akıyor, şu tarafa akmalı, demiş biri.
Öteki başkaldırmış:
-Hayır bu tarafa akmalı!
Sen misin bunu diyen?
Tutuşmuşlar öldüresiye kavgaya. Yumruklar karışmış. Kavga büyüdükçe herkes bir tarafa dahil olmuş. Takım halinde vuruşuyorlarmış artık.
Gürültüyü duyan bir ihtiyar koşup gelmiş nefes nefese;
-Konu neydi, demiş.
-Konu; ırmakların yönü, demiş az daha kendinde olan.
İhtiyar:
-Ne var bunda ben bildim bileli böyle akar dururlar!
Öteki:
-Ama yanlış akıyorlar. Onları düzeltmek gerek. Sabahtan beri onlar için kaç kişi birbirine girdi, onların umuru değil, hiç sesleri çıkmıyor. Bütün kavgalar onların yüzünden. Ses verseler belki barış gelir aramıza.
İhtiyar, sakalını parmakları ile tarar gibi yaparak, biraz da acı bir gülümseme ile:
- Çocuklar! Gidin evlerinize, biraz dinlenin. Şarap çok gelmiş size.
Irmaklar konuşmaz çocuklar. Onlar sadece akar, akar, akar. Gidin uyuyun yavrum, sabah olunca gene gelirsiniz, belki o zaman ırmaklar bir şeyler söyler size. Hem belki söylemeseler de siz anlarsınız dillerini, demiş.
Hem kavgadan hem şaraptan bitkin düşen gençler dönmüş evlerine. Kimi sızmış, kimi ayıkmış, kimi uyumuş.
Irmaklar gece gündüz akmadaymış!
21 March 2008 21:34
Matrix filminde gelişmemiş beyinli insanları da potansiyel ajan diye öldürürlerken kahramanlarımız, zevkle izledik, şimdi de Mehmet bey tanrısına tapınanlara avam diyor, desin.
Belki de kendini geliştirmeyen bu şekilde azarlanacağına kendini hazırlamalı ölüm sonrası için.
Her bilenin ilim sunuş şekli tercihidir, biz daha yumuşaklık istiyorsak biz ortaya koyalım istediğimiz modeli..
Sevgili ÖZDE KAL yolunuz güzel, amacınız ilim adına anlaşılır, umarım yanlış anlaşılmadan, hatta Mehmet bey’ den teşvik görerek amacınıza ulaşırsınız.
21 March 2008 23:05
Yazarların çoğu yapılan yorumlara olumlu veya olumsuz bir cevap yazdı, ama Mehmet Doğramacı genellikle kendisini eleştirene de takdir edene de cevap vermeyip sessiz bir olgunlukla karşıladı. Kimse Mehmet Doğramacı’yı savunmuyor, ama ortada olan gördüğümüz bir gerçek var. İlmin felsefesini yapmak kolaydır, ama iş yaşamına gelince çoğumuz zayıf not alıyoruz.
Bana göre burada çok üzücü ve istenmeyen bir şey oluyor. Sesi çıkmadığından mı nedir, herkes Mehmet Doğramacı’ya yüklenmeye başladı. Şu anda açıkça mazlum konumunda bana göre.. Buna rağmen üzerine gidilmesi çok büyük haksızlık ve günah! Herkes iyi olabilir, asıl zor olan adil olmaktır.
Bu gerginliğin nasıl başladığını hepimiz biliyoruz. Mehmet Doğramacı ağzını açmadığı halde, birileri örtülü olarak onu suçlamaya başladı. K. Gökdoğan beyi bundan tenzih ederiz, çünkü o büyük bir olgunluk ve nezaketle gerginliği yumuşatmaya çalıştı. Ama arka planda birileri bu gerginliği tırmandırıyor ve bunu bilinçli şekilde yapıyorlar bence..
Bu mesele çözülür bana göre…
Uygun görülürse bir teklifim var. Bence Saim bey dönüp bu sitede yazı yazsın. Ama yazıları yoruma açılmasın, çünkü biz bir yorum yaptığımızda Saim bey kendini tutamayıp on tane yorumla cevap veriyor. Bunu yaparken biraz duygusal bir çizgide kaldığı için ortam çok geriliyor. Onun yazılarını da yorum yapmadan okuyalım. Hatır için çiğ tavuk yenir derler.
21 March 2008 23:14
Önder Bey yorumuyla, benim işaret ettiğim tehlikeye, canlı örnek oldu… Benim fanatiklikten kastım bu idi…
Neden Mehmet Bey’in avukatlığı yapılıyor?..
Neden diğer yazarlar gibi, Mehmet Bey de yazılarına açıklama getirmiyor?..
Bir yazıdan her okuyan farklı şeyler anlayabilir…
Bir yorumcu, Mehmet Bey’i savunma adına, sadece kendisinin yazıdan anladığını açıklayabilir..
Bu yazıyı yorumcu, Mehmet Bey’e kendisi mi yazdırdı; Mehmet Bey’in kafasının içine mi girdi ki, O’nun adına konuşabiliyor?..
Nereden biliyorsun, Mehmet Bey’in yazıyı yazarken, hangi haller, hangi düşünceler içinde olduğunu?..
Nereden biliyorsun, Mehmet Bey’in yazıyı yazarken, gerekli koşullar içinde hazır olamayıp, objektif düşünemediğini?..
HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNMEK ZORUNDA MI; HERKES AYNI MI Kİ, AYNI ŞEYİ DÜŞÜNSÜN??? VARLIKTA BİRBİRİNE BENZER İKİ ŞEY YOK!!!
Yorumunuzun sonuna katılıyorum… İlave olarak ta Mehmet Bey’e şunları soruyorum:
Neden yazınızın altına kitabınızın reklamını verdiniz? Neden kitabınızın reklamını başka bir sitede yapıyorsunuz?.
Kitaplarınız neden sebil değil? Kitaplarınızın içeriği neden sitenizde yayınlamıyorsunuz?
(Sorularım Mehmet Bey’e; fanatiklerine değil…)