1. Bölüm »
2.Bölüm (Biz’den “Ben”lere)
İlk bölümümüzde, algıladığımız çokluk âleminin tüm bileşenlerinin bulunduğu bütün olası kuantum durumlarının RUH denilen Saf BENlik’te potansiyel halinde (=açığa çıkmamış DATA), tümel bir BİZ yapısı olarak bulunduğunu görmüştük. Düşünsel yolculuğumuzun bu bölümünde şu soruya cevap arayacağız:
Tek ve Tümel olan RUHun BENliği, çokluğa, “ben”liklere nasıl dönüşmektedir? Tek olan BENlik kendini nasıl “benlik”ler olarak algılamaktadır?..
Kuantum Teoremi bize bu sorunun cevabının “RUH’un Algılaması” yoluyla olduğunu işaret etmektedir. Parçacıklar algılanmadıklarında olasılık dalgaları olarak RUH adlı -matematikte karmaşık[1] (imajiner) sayılar olarak anlatılan- Soyut Hilbert uzayında yayılmış halde (süperpozisyon), ışık hızının milyarlarca katı hızlarda belirsiz bir şekilsizlik şeklinde bulunurlar. Yani algıladığımız evrenimizin her an her yerinde gözükebilme potansiyeli halindedirler. Algılandıkları takdirde ise ışık hızına yakın bir hıza düşerek hologramik-düşünsel bir kalıba, ışık hızının altı bölgeye indiklerinde ise maddeye dönüşürler.
Konumuza varlıklarımızın “ne ve nasıllığını” birtakım gerekli bilgileri ayrıntılayarak devam edelim.
Kuantum mekaniği bizlere evrenimizde gözlemlediğimiz her şeyin parçacık ve dalga dualitesine sahip olduğunu belirtir. Fakat bu ikilik aynı anda gözlemlenemez. Ve biri olmadan diğeri asla olamaz, düşünülemez. Dahası, bu iki özellik birbirinden ayrı iki şey, iki ayrı yapı değildir. Dalga yapı, parçacığın belirsiz hali-boyutu, parçacık da dalganın gözlenmesiyle belirlenmiş yüzüdür.
Dalga özelliği ile kastedilen gerçekte olasılık dalgalarıdır. Olasılık dalgaları (= de Broglie madde dalgaları), elektromanyetik dalgalar (Radyo, kızılötesi, morötesi, X ışınları, gama ışınları) veya fizikteki diğer mekanik dalgalar (ses vs.) gibi uzay boşluğunda veya havada yayılan dalgalar olmayıp tamamen soyut dalgalardır. Yayıldıkları alan ise soyut Hilbert uzayıdır[2]. Tıpkı su dalgalarının birbirlerini..
[2] Bu uzay adını David Hilbert adlı matematikçiye atfen almıştır. Evrendeki her zerrecik (kuant) mini karadelik-akdelik tünelleriyle (10^-33 cm) birbirine buradan bağlıdır. Bu tünel içi alan Hilbert uzayıdır. Her zerrenin içsel boyutta mini karadelik-akdelik tüneli vardır. Bizim boyutumuzda parçacık olarak algılanan şey tünel içi boyuttaki dalga fonksiyonunun algılanan yüzüdür.
değiştirmeden aynı parçacığa dönüp tekrar ve tekrar baktığınızda ise aynı parçacık “b”, “c”, “d”, “…” gibi birçok noktalar da görünür olacaktır. Fakat şekildeki son dalga desenine sahip sistem gözlemlendiğinde gözükeceği yerlerin-noktaların sayısı daha az olacaktır.
Gözlem sayısını artırdığımızda elde edeceğimiz sonuçlar bizlere o parçacık hakkında istatistikî bir bilgi verecektir. Örneğin, % 20 ihtimalle “a” da, % 30 ihtimalle “b” de, % 25 ihtimalle “c” de gözükebilir diyebileceğiz (Gözlem yapmadan önceki olası tüm durumları içeren (süperpozisyon hali) denkleme Schrödinger’in dalga fonksiyonu denklemi denilir). Fakat bu istatistikî bilgi günlük yaşamımızdaki gibi bir düşünüşle parçacık 100 birim zamanın 20 biriminde “a” da, 30’unda “b” de, 25’inde de “c” de bulunmaktadır anlamına gelmemektedir. Gerçekte, sistem hakkındaki bilgi eksikliğimiz nedeniyle bu olasılık durumları var değil, sistemin kendisi olasılık durumundadır. O parçacık bir bütün olarak aynı anda (üst üste) tüm bu bölgelerdedir. Fakat bu üst üste bindiriliş kendi 4 boyutlu uzayımızda mümkün olmayıp çok boyutlu Hilbert uzayında gerçekleşmektedir.
İstatistik verilerin olması bu olasılıklardan kimisinin gerçekleşme olasılığının diğerlerinden daha büyük olduğunu anlamındadır. Daha somut olması için bu kısmı da biraz daha açalım.
Bilindiği gibi enerjice dinamik, kararsız radyoaktif çekirdekler örneğin bir alfa parçacığı yayarak daha kararlı hale gelir ve çekirdeklerini sakin bir duruma sokarlar.
Fakat Newton yasalarıyla bu olaya baktığımızda olmaması gereken bir şey olur. İki protondan oluşan alfa parçacığı enerjisi asla yetmediği halde çekirdeğin etrafındaki enerji bariyerini aşar (!) ve bize radyoaktif ışıma olarak kendini gösterir. Bu tıpkı kalın bir duvara doğru fırlattığınız küçük bir taşın duvara değmeden öte tarafa geçişi gibidir. Alfa parçacığı negatif (!) bir enerjiye sahipmişçesine bu bariyeri aşar. Klasik yasalarımıza aykırı bu olaya kuantum tünelleme adı verilir. Parçacık sanki bariyerde görünmez (!) bir tünel açıp ötesine geçmektedir.
Gerçekte ise Alfa parçacığının dalga bedeni bariyerin iki tarafında gözükecek şekilde yayılmış durumdadır. Bu dalga bedeninin çoğunlukla algılandığı yer çekirdek tarafı iken daha az ihtimalle de bariyerin öteki tarafı, yani çekirdek dışıdır. Sonuç olarak daha az ihtimalle de olsa alfa parçacığı dalga özelliği ile bariyerin öte tarafında da gözükebilmektedir. Bu sayede de radyoaktif maddelerin varlığından haberdar olabiliyoruz.
Aynı cümlemizi bu olay için de tekrar belirtelim. Koşullar değişmemesine rağmen ilk bakışınızda alfa taneciği çekirdekte iken ikinci bakışınızda radyasyon şeklinde çekirdek dışında olabiliyor.
Peki, ama koşullar değişmediği halde defalarca dönüp baksak da monitörümüz, evimiz aynı yerinde durmaktadır. Bu kuantum yasaları aynı evrende olduğu halde neden bu düzeyde farklı çalışıyormuş gibi gözükmektedir?
Tekil kuantum sistemlerinden, trilyonlarca sayıda parçacığın-atomun etkileşimlerinden ortaya çıkan makro düzeye geldikçe belirsizlik (her an her yerde olma olasılığı) ve indeterminizm yerini belirliliğe-determinizme, önceden kesin bir şekilde tahmin edilebilen, Newton yasalarının geçerli olduğu bir evrene bırakmaktadır.
Bunun nedeni etkileşen atomların dalga desenlerinin Hilbert uzayında birbirine karışması, dalga yayılımının (yani her an her yerde olma durumu) daralması ve merkezi bölgedeki olasılığın çok çok çok .. yükselmesindendir (Şekil-1’de 5 tane parçacık için gerçekleşen ve daralan dalga desenini trilyonlarca sayıda atom için artık pik yapar). Yani soyut uzayda datanın içeriğindeki etkileşim arttıkça belirsiz takyonik kalıplar belirgin hale gelmektedir. Gözlem yaptığımızda çok çok çok .. büyük bir ihtimalle monitörümüzü aynı yerde görmemizin nedeni de işte tek bir bölgede pik olma durumudur. Şu an algıladığımız beden ve evrenimizin bir ŞARTLANMA olması yani tek tip realiteyi yaşamamızın nedeni budur.
Ama buna rağmen çok çok çok .. küçük de olsa monitörünüzü veya evimizi bıraktığımız yerde bulamama olasılığı da vardır:=). Benzer şekilde kalın bir duvara doğru attığınız bir taş sonsuza yakın küçüklükteki bir olasılıkla da olsa duvardan geçebilir.
Evimiz aynı anda birkaç yerde bulunamaz iken bir elektron/foton aynı anda her yerde olabilir. Örneğin, klasik fizikte bizlere öğretildiği gibi elektronlar atomun çevresindeki yörüngede belirli bir zamanda belirli bir pozisyonda değil, küre biçimli yörüngenin her an her yerinde belirsiz bir haldedirler (Elektron yörüngeleri elektronların gözükme olasılıklarının en yüksek olduğu yerlerdir).
Hilbert uzayında tüm olası pozisyonlarıyla yayılan bir foton dalgası elektronun belirsiz kabuğunun dalga yönüyle etkileşip algılama boyutumuzda parçacık olarak çarpmış gözükür. Gene algı düzeyimizde elektron da anında sahip olduğu süperpozisyon [3] belirsizliğinden belirliliğe, yani parçacık davranışına çöker-döner ve fotonun enerjisini kendine katarak bir üst küre biçimli bulutumsu yörüngeye kuantum sıçraması yapar (=tam manasıyla ışınlanır) ve dalga yapısıyla her an her yerde olmaya devam eder. Hem foton hem de elektron etkileştikleri için şeye dönüşmüşlerdir.
Atomaltı parçacıkların (örneğin elektronların) bu dalga özelliği meşhur “Çift Yarık” deneyi ile tespit edilebiliyor.
Bu deney düzeneğinde elektron kaynağı bir aygıtın tek tek ürettiği parçacıklar çift yarıklı bir levhadan geçerek arka tarafta fosforlu bir ekrana çarpıp iz bırakmaktadır. Tek tek gönderilen -örneğin bin tane- elektron ekranda Resim-1’deki gibi bir girişim deseni oluşturur (Bu desende girişimin şiddetli olduğu yerlerde daha çok iz bırakacaktır). Fakat bir parçacık olan elektron ekranda mantıken 2 ayrı aydınlık bölge oluşturması gerekirken (Resim–2’deki gibi) nasıl olur da girişim deseni meydana getirebilmektedir?
Cevabını elektronun dalga özelliğinde buluyoruz. Tek tek yollanan elektronlar dalga özellikleri sayesinde iki yarıktan da aynı anda geçerek kendisiyle girişim yapıp olasılık değerlerini değiştirmekte ve bu şekilde ekrana parçacık olarak çarpmaktadır. Elektron üretecinden bin elektron yollanmasına rağmen girişim nedeniyle [4] ekranda binden daha az sayıda iz çıkacaktır.
Bütün bunları anlattıktan sonra aklımıza şu soru geliyor. Deneyin tümünde kullanılan araç-gereçler, elektronu parçacık özelliğine dönüşmesini foton yollayarak tespit eden detektörün kendisi, hatta deneyi yapan bilim insanlarının bedenleri de gözlemlenmediğinde dalga yapıda değiller mi? Peki, bu durumda, tüm bunlar olurken ilk-asıl gözlemci kim oluyor?
Alfa taneciğinin çekirdek dışında veya içinde gözlemlenmesine kim karar veriyor? Parçacığımızın her seferinde “a, b, c..” bölgelerinde görünüşünün müsebbibi kim/nedir?
Biz bakmadığımızda deney malzemeleri, duymadığımızda ortamdaki tüm sesler, dokunmadığımızda tüm yüzeyler, kısacası algılamadığımızda her şey olasılık dalgası halinde! Bu durumda ilk-asıl gözlemci parçacıkları tespit eden algılayan gene parçacıklardan oluşan beyin mi acaba?
Beyin denilen gerçekte çok boyutlu varlık gözlerini dünyaya “ben bedenim” zannıyla açmış. Peki, algılandığı takdirde maddi olarak gözüken atomlar/cisimler gibi, atomlardan oluşan ve ilk-asıl gözlemci olabileceğini düşündüğümüz beynimiz maddi olmayan dalgaları nasıl çökertebilir ki? Bu durumda beynimiz de bir yanılsama! Beynimiz de katı, içi dolu mini minnacık kürelerden[6] yapılı iken onu..
“İlk-asıl algılayıcı-gözlemci, dalga yapıyı çökerten RUH’tur” fikri tüm bilim insanlarının ortak fikri değildir. Bu yüzden işaret etmektedir olarak belirttik. Kimi bilimci ölçüm işlemi sonucu tek bir pozisyona çökmenin tamamen rasgele (Kopenhag yorumu) olduğunu, kimisi ise gerçekte süperpozisyon durumun olmayıp bütün olası pozisyonların sonsuz paralel evrenlerin her birinde ayrı ayrı olarak yaşandığını (Hugh Everett yorumu) düşünmektedir. Bu iki yorumda daha derindeki bir RUH’a yer yoktur. Bu üç ayrı görüşün ne demek istediğini bir örnekleme üzerinden daha da netleştirelim.
Radyoaktif bir atom çekirdeğinin bir protonunu nötrona dönüştürüp radyasyon yayarak daha kararlı hale geldiği olayları ele alalım.
Son görüş ise hangi protonun dönüşeceğini seçenin şuur-ruh olduğunu söyler.
Biz ise dini-tasavvufi bilgileri göz önünde bulundurarak, RUH’un belirli numaradaki protonları belirli bir hikmetle-amaçla ÖZGÜRCE seçip[9] çeşitli paralel evrenlerde sonuçlarını yaşattığı, kimisini de “hikmetle dahi kayıtlanmaz” bilgisi doğrultusunda tamamen hikmetsiz-amaçsız-rasgele (?) bir biçimde seçtiği-yarattığı kanaatindeyiz.
Kuantum teoreminin bulgularıyla özümüzdekini anlamaya, özümüzdekine bakmaya çalışıp fikir edindikten sonra şimdi de sisteme özden-boyutumuza doğru olacak şekilde kısaca bakalım.
Hilbert uzayı çok boyutlu (x, y, z, t, …) uzayıdır demiştik. Zihnimizin, içsel yaşamlarımızın mekânı kuant=stringlerin titreştiği içe kıvrılı olan bu boyutlardır. Rüyalarla bu iç boyutumuza giriyorduk. Tüm yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, rızkımız, sayılı nefeslerimiz, mekânda yer tutmayan hafızamız, korkularımız bu uzaydaki bireysel tünellerimizde yani dalga bedenimizde saklanmaktadır. Tüm bu..
RUH, kendini en yüksek boyutta (Halife olan) İNSAN olarak algılıyor bulur. Bu boyut RUH’un tüm özelliklerini kendinde açığa çıkarır[12] (külli esmanın talimi / “O’nu RUH ile destekledik” ayeti). İNSAN’ın da boyutsal katmanları melek, cin, nâs, hayvan, bitki, maden olarak algılanır ve bu boyutların kendi olarak evreni algılar veya algılamaz (maden-cansız ise). Her alt boyut bir üst boyutta içerik olarak bulunur (maden bitkiye, bitki hayvana…. melek İNSANa secde eder ve yapısında bulunur).
Yani, “BEN”, sırasıyla Uzay-zaman balonunu şişirir. 4 Boyutlu uzay-zaman da evrimsel süreçte fizik kanunlarını, bu kurallara itaat eden cansız maddeyi, etki-tepki prensibine göre yaşayan basit canlıları oluşturur ilk etapta. Daha sonra biyolojik çeşitliliğin evrilmesiyle beraber acı-korku hissini oluşturacak basit sinir sistemleri,
Şimdiden teşekkürler efendim..
Sevgiyle/Bilgiyle, Hoşça/Dostça kalın.
Berkay Özcan
www.yorumsuzblog.net.tc
genetic1984@yahoo.com
| Kategori: Berkay Özcan, Yorumsuz 'Oku'r Yazarlar |
|
|
13 May 2008 06:29
Ey sonsuz ilim, irade, kudret sahibi Allahım, KUR’AN I HAKİM İ anlamayı, yaşamayı, yaymayı, ona hizmet etmeyi, seni, rasulullahı, dostlarını sevenlere nasib et…. Üstadımın müjdelediği yeni çağda MESAJ YOLUnu bizlere kolaylaştır… layık eyle… lutfunla… keremimle… amiinler…. sonsuza dek….
13 May 2008 11:50
Anlatılanları nasıl anlayabilirim? Fizik-kimya özel dersi mi almalıyım, elektirik-elektronik mi okumalıyım? Yoksa yazılanları takip ederek bir şeyler anlayabilir miyim?.
Özümü anlamak için teknik bilgi şart mı? Hiç bilmiyorum..
Bildiğim tek şey şu:
Geçen gün vadide yürüyordum. Etrafıma şöyle bir baktım. Taş-toprak, ağaç-çiçek, börtü-böcek ve insan. İçimden geçen şu oldu:
Her biri bir seviye. Ve insanda hepsi mevcut (bütün seviyeler). ‘Herşey Rabbim’in görünen yüzü’ dedim kendi kendime.. Bu yazı da, sanki doğru anladığımın ispatı.
Ama bu ispatı anlamıyorum işte..
13 May 2008 13:30
Büyük patlamayla birlikte üç mekan ve bir zaman boyutu acılmış, 7 boyut içe kapanmıştır. Bu kapalı 7 boyutun her biri Fatiha süresinin bir ayetine tekabül eder.
Hilbert uzayı ayni zamanda “BEN size şahdamarınızdan yakınım” denen ŞAHDAMARI noktasına tekabül eder ve aynen damar gibi Hilbert uzayı tüneldir.
13 May 2008 13:33
Sayın Berkay Özcan, 1. bölümde olduğu gibi kuantum fiziği ile tasaavuf düşüncesinin bu mükemmel yorumu için sonsuz teşekkürler..
Bu zamanda yaşamış olmayı, bilimin geldiği bu seviyeyi görmüş olmakla ne kadar şanslı olduğumuzu, ve bunun şükrünü eda etmenin ne kadar zor olduğunu anlamalıyız, diyorum.
Allah sizin gibi ilmini bizimle paylaşanlardan ve buna vesile olanlardan razı olsun.
“Ey varlığına bir şeyin girmesi, çıkması imkânsız, ihtiyaçtan, beri Samed olan,
ey açığa çıkaranı idrâk ettiren, kendisiyle irşâd olunan Nûr olan, sermedî olan Allah’ım,
“..Fein hâccûke fekul eslemtü vechiye’lillâh” âyetinin sırrıyla vechimi (Yüzümü) işrâk,
ünsiyet ve cemâlinin nûruyla lütfen aydınlat Yâ Rabbi.
17) Yâ Bedîa’s semâvative’l arz Yâ Zelcelâli ve’l ikrâm, Ey Tek, varlığında benzeri olmayan,
şey’leri icâd eden, göklerin ve yerin Nûr’u Cemâli,
Ey Celâl ve mutlak hüküm ve ikrâm sahibi Allah,
vehlul u’kdeten min lisânî yefkahû kavlî (Hz. Musa’nın duası) âyetinin sırrıyla,
mânâsıyla (Musâ Aleyhisselâm’ın dilini çözdüğün gibi)
lütfen bana da üstünlüğümü, belâgatimi ve fasihliğimi ikrâm eyle Yâ Rabbi.
Şeyhu’l Ekber
Muhyiddin İbn. Arabi (k.s.)nin
Yüce Dua’sından…
13 May 2008 18:11
Merhaba
AHHA’ya da ve bir kac arkadasa da soylemistim.. Bir baslangic cizmek yanlis. Herkes ciziyor diye de sizin çizmeniz de yanlis. Bu yanlisi da temmuz ayinda Cern de yapılacak olan deneyle duzeltecekler. Birinci yazinda ustune basa basa bir seyleri ifade etmeye calistim ama.. Sizin bir baslangic vermeniz ve şuradan şuraya sonsuz sekilde genisliyor demeniz tumden yanlis. Bekleyelim gorelim, dusunu dunyamiz da ona gore değişecektir.
Selamlar..
13 May 2008 20:13
Sevgili ”Gül” Yazmış:
”Anlatılanları nasıl anlayabilirim? Fizik-kimya özel dersi mi almalıyım, elektirik-elektronik mi okumalıyım? Yoksa yazılanları takip ederek bir şeyler anlayabilir miyim?.
Özümü anlamak için teknik bilgi şart mı? Hiç bilmiyorum..”
Sevgili GÜL ..
Benim de merak ettiğim konulardan biri buydu bu konuda Sevgili ”AHHA” şöyle yazmıştı (Allah RAZI olsun kendisindinden):
yazı böyle devam ediyor.. geçmiş yorumlara bakılabiliyor mu bilimiyorum öyle bir imkan varsa isterseniz yazının tamamına bakabilirsiniz.. Ben çıktısını almıştım yazının
(Rabbim bana bu yazılanları değerlendirmeyi nasip etsin.. Rabbim ilmimi arttırsın.. İLMİ bizlere ulaştırandan da ALLAH RAZI olsun)
* * *
13 May 2008 20:17
Sevgideğer Neo,
Herkes dediğiniz kişiler EvreniMİZin bir başlangıca sahip olduğunu kanıtlayan bilim insanları:=).
CERN sonuçları evrenimizin “nasıl” başladığını gösteren Büyük Patlamayı reddetmeyecektir. Katkıda bulunacağı nokta Evrenimizin “neden” başladığı sorusuna cevap olabilecektir. Eğer böyle bir beklentiniz var ise şimdiden vazgeçin:=).
* * *
İlk bölümde ısrarcı olduğunuz kısımlara cevaplar verildi, ama siz somut kanıtlar sunmadınız ne yazık ki. Bunun yerine sadece “Düşünceniz tümden yanlış” demekle yetindiniz ? Elbette bilimsel bir konuda paylaşımda bulunuyorsak bu da yeterli olmayacaktır.
Selamlar..
13 May 2008 20:24
“Zerre KÜLlün aynasıdır”
Bugünün bilminin yeni yeni çözmeye çalıştığını bindörtyüz yıl önce çölün ortasında dunyaya gelen zat (Allah resülü s.a.v. ) O günün insanlarının anlayacağı dilde izah etmiştir…
Allah hazmını kolaylaştırsın…
13 May 2008 20:47
Yazıya kuantum dalga salımına işaret ettiğini düşündüğüm bir âyeti de eklemek istiyorum.
“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu Allah’ın yapışı/ustalığı/san’atıdır. (Neml-88).”
“Sen dağları>>> Maddi evreni meydana getiren parçacık yapı TAŞlarını,
…görürsün de>>> gözlemlediğin için parçacık (=dağ) yönüyle algılarsın,
…onları yerinde durur>>> Tek bir sabit pozisyona indirgenmiş olarak, Parçacık yönleri gözlemlenir.
…sanırsın. Oysa..>>> Halbuki, Bakış açından kaynaklanan maddesel bir algılama var, gerçekte tek bir sabit pozisyonda değiller!
…onlar>>> parçacıklar
…bulutların yürümesi gibi yürümektedirler>>> olasılık bulutları halinde tüm evrene (Hilbert Uzayında) yayılmış vaziyettedirler.
Bu Allah’ın yapışı/ustalığı/san’atıdır.>>> Evreni maddi olarak algılamamızın müsebbibi, dalga fonksiyonu çöktüren ilk-asıl ALGILAYICI Allah’tır.
14 May 2008 02:36
Sevgili Dostlar,
Her önümüze çıkan bilgi kırıntıları ile Kur’an-ı Kerim ayetlerine anlamlar yüklenseydi, yorumlar yapılsaydı; o yüklenen bilgilerin yanlış ya da eksikliği anlaşıldığı anda; o yapılan yorumların durumu ne olur acaba?..
Bu konuda ehil miyiz, değil miyiz, bu soruları evvela kendimize bir sormamız gerekir… ki topluma yönelik, böyle bir çalışma yapabilelim…
Heyecanla öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, şahsi düşüncelerimizi, hele hele; Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek, genel bir anlam yükleyerek yorumlamak, hem kendimize, hem okuyuculara, hem de inancımıza çok büyük zararlar verebilir… diye düşünüyorum.
Sünnetullahta asla (zamana, bilgiye, yoruma göre) değişiklik olmaz..
Bu konuda Üstad Ahmed Hulusi’nin ilginç açıklamalarını sizlerle paylaşmak istedim;
“ -Bu fikirler cinni, şeytâni de olabilir. O an gelen meleki tesirlerden de olabilir!.
O tesir sende bir fikir meydana getirir, sen bu fikre kapılırsın ve işi geniş planda düşünmeyi geriye bırakırsın. Oysa, her gelen fikri geniş planda düşünüp; sistemi düşünüp; o sistem içindeki yerine oturduktan sonra onaylaman gerekir.
Aklına bir fikir geldi!… O an için sana makul gelebilir… Tamam bu güzel fikir, ben bunu böyle yapayım, dersin. O an için doğru gözükebilir. O anki menfaatine uygundur.. Ama genel sistem içindeki senin yerine uygun değildir!.
işte bu gelen fikri, vehim gücü sana kabul ettirir. Çünkü vehim gücü “nefs” üzerinde hükmünü icra eder.
Nefs, ya aklın doğrultusunda hareket edecektir; ya da vehmin hükmü altında istikametini bulacaktır… Seyyaldir!.
….
Nefsin isteği benliğinin yücelmesi, benliğinin mertebe kazanması, benliğinin, sayılması, sevilmesi, korunması,yüceltilmesidir.”
Sayın AHHA, Neml suresi –88 nolu ayetle ilgili yorumunuzda zorlama olmuş sanki… Lütfen daha dikkatli ve duyarlı olalım.. Kaş yapalım derken, göz çıkartmayalım..
Her şeyi en mükemmel ancak, SubhanAllah Bilir.
Sevgi ve saygılarımla..
Güvenlik kodu: evrensell
14 May 2008 06:34
“Bu Allah’ın yapışı/ustalığı/san’atıdır. >>> Evreni maddi olarak algılamamızın müsebbibi, dalga fonksiyonu çöktüren ilk-asıl ALGILAYICI Allah’tır.”
Ayet yorumun çok güzel AHHA. Ancak önceki görüşlerinden yola çıkarak affına sığınarak soruyorum: “İlk-asıl ALGILAYICI Allah’tır” derken nasıl bir varlıktan söz ettiğini anlamakta zorluk çektim. Çünkü takip ettiğim önceki görüşlerinde böyle bir MUTLAK GÜÇ inancı bulamamıştım açıkçası. Biz mi yanıldık, sen mi fikir değiştirdin?
14 May 2008 06:51
Geçen gün Mirac ile ilgili hadislerden birini okuyordum, aklıma sen geldin AHHA. Bu bölümü seninle özellikle paylaşmak istedim, artık nasıl yorumlarsan yorumla:
« -O meleği geçtikten sonra, büyük, acaip ulu bir melek gördüm. Nurdan bir kürsü üzerine oturmuştu. Gamlı ve sükût duruyordu.
Oturduğu kürsünün dört köşesi vardı. Her köşesinde yedi yüz bin altından ve gümüşten payeleri vardı. Çevresinde o denli melekler vardı ki, sayılarını, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah’tan başkası bilmez. Sağında yetmiş bin saf saf, gayet nuranî melekler vardı. Cümle-si yeşiller giymişlerdi. Güzel kokuyorlardı. Konuşmaları gayet tatlı idi. Güzelliklerinden yüzlerine bakılmıyordu.
Solunda yetmiş bin melek saf saf duruyordu. Şekilleri de gayet zulmanî idi. Suretleri simsiyahtı. Yaramaz sözlü idiler. Elbiseleri ve kokuları çirkindi. Teşbih ettikleri zaman, ağızlarından ateş saçılıyordu. Önlerinde ateşten süngüler ve sopalar vardı. Öyle gözleri vardı ki, bakmaya takat kalmaz.
Taht üzerinde oturan meleğin başından ayağına değin gözleri vardı ki, zühre ve merih yıldızları gibi parlıyordu. Kanatları da vardı. Elinde bir sahife, önünde de bir levh vardı; daima o levhe bakıyordu; bir an bile gözünü ondan ayırmıyordu.
Önünde bir ağaç vardı; yapraklarının sayısını ancak Allah-ü Ta-âlâ bilir. Her yaprakta bir kimsenin adı yazılmıştı.
Yine önünde leğene benzer bir şey vardı. Bazan sağ eli ile ondan bir şey alıyor; sağ yanında duran nurlu ve tatlı meleklere teslim ediyordu. Bazan da sol eli ile ondan bir şey alarak sol yanında duran kapkara meleklere veriyordu. Bu meleğe baktığım zaman kalbime bir korku düştü. Vücudum titrer oldu. Bana bir zaaf ve çöküklük geldi.
— Bu kimdir?.
Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:
— Bu ölüm meleğidir, îsmi: Azrail’dir. Bunu görmeğe hiç kim se cesaret edemez. Lezzetleri kesen, toplulukları dağıtandır.
Sonra gidip şöyle dedi:
— Ey Azrail, bu gelen âhir zaman peygamberidir. Rahman Allah’ın habibidir. Onunla konuş.
Onun bu sözü üzerine, Azrail başını kaldırdı; tebessüm eyledi. Cebrail ona yaklaştı; selâm verdi. Ben de onun yanına gittim; selâm verdim. Selâmımı aldı; bana çokça tazim eyledi. Sonra şöyle dedi:
— Sana merhaba, Yüce Hak, senden daha keremli bir kimse yaratmadı. Ümmetini dahi, Yüce Hak, ümmetlerin en keremlisi yarattı. Ben, senin ümmetlerine, babalarından ve analarından daha merhametli ve daha şefkatliyim.
Onun bu sözlerine karşılık şöyle dedim:
— Gönlümü hoş eyledin; kalbimi gamdan kurtardım. Ama kalbimde bir şey kaldı. Seni gamlı ve mahzun gördüm; sebebi nedir?
Şöyle anlattı:
— Ya Resulallah, Yüce Hak, beni bu hizmete tayin buyurduğu zamandan beri korkarım. Sebebi: Uhdesinden gelemem; cevap vermeğe gücüm yetmez. Bunun için korkulu ve gamlıyım.
Sordum:
— Bu leğene benzeyen şey nedir?. Şöyle anlattı:
— Bu, dünyanın tamamıdır. Meşrıktan mağribe, kaftan kafa varıncaya kadar hepsi yanımda bu leğen kadardır. Nasıl istersem, öyle tasarruf ederim.
Tekrar sordum:
— Bu baktığınız levh nedir?. Şöyle dedi:
— Levh-ü mahfuzdur. Bir sene içinde eceli gelenlerin defterleridir. Melekler onu yazıp bana verirler. İşte o ûefterdir.
— Ya bu sahife nedir?.
Diye sorunca da şöyle anlattı:
— Ruhları alınacakların, vakit saatlerini bildiren defterdir.
— Ya bu ağaç nedir?. Dedim’; şöyle anlattı:
— Dünyada hayatta olanların ömürlerinin ağacıdır. Bir adam-, doğduğu zaman, bunda bir yaprak çıkar. Her yaprağının üzerinde sahibinin ismi yazılmıştır. Eceli yaklaştığı zaman, o yaprak sararır; bu levhde bulunan ismin üzerine düşer. O yaprağı meleklere veririm; götürür onun yemeğine katar yedirirler. Yiyince Allah’ın izni ile hastalık arız olur; hastalanır. Vadesi tamam olunca, defterde olan ismi silinir. Ben de elimi uzatıp ruhunu kabz ederim; ister mağripte,, isterse meşrıkta olsun. Eğer saadet ehli ise., sağımda duran meleklere veririm. Bunlar, rahmet melekleridir. O ruhu bunlara teslim ederim. Şayet o ruhunu kabz ettiğim şekavet ehli ise, solumda bulunan meleklere teslim ederim. Bunlar azap melekleridir.
— Bunlar nekadar melektir?. Diye sordum; şöyle anlattı:
— Bunların sayısını bilmem. Ama ne vakit, bir kimsenin ruhunu, kabzetsem; altı yüz tane rahmet, altı yüz tane de azap meleği hazır olur. O ruh, hangi taifeye verilir?. Ona bakarlar. Bir kere gelenlere bir daha sıra gelmez. Taa, kıyamete kadar böyle olacaktır.
Bundan sonra, tekrar sordum:
— Ey ölüm meleği, herkesin ruhunu sen mi alırsın?.. Şöyle anlattı:
— Yaratıldıktan bu yana; yerimden kımıldamadım. Bana yetmiş bin melek hizmet eder. Her birinin eli altında da yetmiş bin melek var. Bir kimsenin ruhunu almak istediğim zaman, onlara emrederim. Onlar gidip önün ruhunu boğazına getirirler. Bundan sonra, elimi uzatıp onun ruhunu alırım.
Tekrar sordum:
— İstediğim odur ki, ümmetim zaiftir. Onları mülayim bir şekilde, şefkatle tutasın.
Şöyle dedi:
— Yüce Allah’ın izzeti ve celâli hakkına; ki o, sizi hatem’ül- enbiya kıldı; bana bizzat o Yüce Yaratıcı gece ve gündüz yetmiş kere hitab edip şöyle buyurur:
— Muhammed ümmetinin ruhlarını kolaylıkla, suhuletle al; onların işlerini lütuf la gör.
Şüphesiz ben, ümmetinize, analarından ve babalarından daha şefkatle tutkunum.
Bundan sonra, Cebrail ezan ve kamet okudu; imam olup iki rekât namaz kıldım.
14 May 2008 12:49
Baslangici olan her seyin bir sonu var midir? Makroda vardir, mikroda…! …Varlik algilayanda mevcuttur, algilayan; algilanandan dogar hukmunce, bu da hictir.
Basi sonu belli olmayan ve sizin bir koninin genislemesi olarak bildiginiz evrenin gercekte boyle olmadigini cok apacik bir sekilde gorecegiz, boyle bir bilginin aciga cikisini da hayretle izliyecegiz, butun sistemlerin cokusunu de izliyecegiz; mutlaka.. Omrumuz el verirse elbette gorecegiz.
AHHA, Peki ya hep var idiysa ZATiyle!? /+/=x+y.z-t+1=0 , gercekten 0 mi?
Hal ehli olmak haddim degil, laf ehli olarak devam edelim.
14 May 2008 13:04
Ben çok hadis okurum ve üzerinde düşünüp ayetlerle bağlantı kurmaya çalışırım. Herkesin bir eğilimi var. Kimi din-bilim sentezine ağırlık verir, kimi batıni yorumlar ilmine dalar, kimi de benim gibi hadislere takar kafasını. Fakat bir sağlam kaynaklı hadis var ki, (rivayeti iki ayrı kişiden; Abdullah ve İbni Ömer’den naklediliyor) bu hadisi aklım bir türlü almıyor.
Önceki hadis AHHA içindi. Ama bu hadisi sizlerle paylaşıp yardım istiyorum. Yorumlarınızdan istifade edebilirim diye düşündüm. Hadis’in iki ayrı rivayeti de Zübdetü’l Buhari’den:
Abdullah (R.A)’dan:
Allah muhakkak ki şaşı değildir, bilin ki, Deccal’ın sağ gözü dışına fırlamış, üzüm tanesi gibi sakattır, kördür. Bu gece düşümde esmer güzeli, saçları omuzlarına sarkmış ve ıslak saçından su damlayan, iki elini iki kişinin omuzuna koymuş Kabe’yi ziyaret eden birini gördüm: “Kimdir bu?” dedim. “Meryem oğlu Mesih” dediler. Onun arkasından saçı kıvırcık, sağ gözü şaşı tanıdığım kişilerden İbni Kattan’a benzeyen iki elini bir erkeğin omuzuna koymuş, Kabe’yi ziyaret eden birini daha gördüm: “Kimdir bu?” dedim. “Deccal Mesih” dediler.
İbni Ömer (R.A)’den:
Ben, peygamberlerden Hz. İsa hakkında, al beyaz diye duymadım şöyle duydum:
“Rüyamda Kabe’yi tavaf ediyormuşum, esmer, düz saçlı iki kişi arasında duran, iki tarafa sallanan, onlara dayanan, saçından sular damlayan birini gördüm. “Bu kimdir?” dedim. “Meryem oğludur”, dediler. Ona iltifat etmek için giderken al beyaz gövdeli, kıvırcık saçlı, sağ gözü üzüm tanesi gibi dışarı fırlamış birini daha görerek “Bu kimdir?” dedim. “İşte bu Deccal’dır” dediler, ona çok benzeyen Kattan oğludur.
Hadis bu. Anlayamadığım ise, Deccal’ın gerek zahiri açıdan gerek batıni açıdan Kabe’de ne işi olduğu?!! Bu rüya sıradan bir kişinin değil, Allah Rasulü’nün rüyası. O halde mutlaka bir anlamı da vardır. Ama Kabe bu rüyada neyi temsil ediyor? Doluya koydum olmadı, boşa koydum dolmadı. Belki sizlerin bir yardımı olabilir?
14 May 2008 14:18
“Her önümüze çıkan bilgi kırıntıları ile Kur’an-ı Kerim ayetlerine anlamlar yüklenseydi, yorumlar yapılsaydı; o yüklenen bilgilerin yanlış ya da eksikliği anlaşıldığı anda; o yapılan yorumların durumu ne olur acaba?..”
Sevgideğer Özde,
“Berkay Özcan” olarak yayımlanan yazılarımızdaki kendi “şahsi” düşüncelerimiz, yorumlarımız bilgi kırıntıları olarak görebilir, bir gün yanlış çıkabileceğini de düşünebiliriz, fakat o yazılarda yararlanmış olduğumuz ve sizin “İleride yanlış ya da eksik olabileceğini” düşündüğünüz -özellikle kuantum teoreminin bildirdiği bilimsel veriler- doğruluğu defalarca kanıtlanmış bilgilerdir.
Bu yüzden belirttiğiniz gibi ayetlere yapılan yorumlar değerinden (değerli olduğu düşünülüyorsa tabii:=)) kaybetmeyecektir.
“Bu konuda ehil miyiz, değil miyiz, bu soruları evvela kendimize bir sormamız gerekir… ki topluma yönelik, böyle bir çalışma yapabilelim…”
Şahsım olarak tasavvufi konularda hiçbir şekilde “ehil olma”, “müşahede-keşf ehli” gibi ne bir iddiam, ne de böyle bir özelliğim vardır. Rabbimiz nasip etmişse bile bizlere “bu benim müşahedemdir de” dememeliyiz ki sevgideğer okurlar anlatılanlara “iman etmek zorunda kalmasın”, kayıtlanmasın.
Fakat yıllardır insanı-evreni anlatan her türlü bilimle ilgili kitaplar okuyup, üzerlerinde detaylı bir şekilde düşünmüş ve sonuçta belirli sentezlere varmış olduğumuzu, dolayısıyla yazılarımızın ilgili bilimsel kısımlarında belirli bir seviyede birikime sahip olduğumuzu düşünüyorum (egodan gelen bir “ukalalık” hali değil, kendinin neye sahip olup-olmadığını bilme farkındalığı).
“Heyecanla öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, şahsi düşüncelerimizi, hele hele; Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek, genel bir anlam yükleyerek yorumlamak, hem kendimize, hem okuyuculara, hem de inancımıza çok büyük zararlar verebilir… diye düşünüyorum.”
Sevgideğer abim, ayeti -heyecanla yeni öğrendiklerimle- tefsir etmeye kalkmadım. Dikkat ederseniz bu ayetin açılımı, genel anlamı budur, bundan başka hiçbir anlamı yoktur demedim, sadece belirli bir bilgi birikimine sahip olarak “işaret ettiğini düşünüyorum” diye belirttim:=).
Eğer “bakınız kardeşler bu benim müşahedemdir, bu ayetin kesin anlamı budur” demiş olsaydım işte o zaman insanları tek bir anlamla kayıtlamış olur ve hem onlara hem de yalan söyleyerek kendime zarar vermiş olurdum.
“Sünnetullahta asla (zamana, bilgiye, yoruma göre) değişiklik olmaz..”
Elbette, amenna! Sevgili Ahmed Hulusi’nin anlattıklarının da başımın üstünde yeri var.
Evet, biliyoruz ki, Sünnetullah değişmez, ama ayetlerin her çağda o çağın bilimsel anlayışı ölçüsünde ve kişide açığa çıkan hale-müşahedesine göre yorumları (!) da yapılabilir. Bunlar zarar değil, zenginliktir kanaatimce.
1400 yıl önce alak=kan pıhtısı denilmiş, biz bugün 1400 yıl önceki alak tarifinin embriyoloji bilgileri ölçüsünde “rahim duvarına tutunup oradan beslenen embriyoya” işaret ettiğini söylersek bu zenginlik olur kanaatindeyim.
“Sayın AHHA, Neml suresi –88 nolu ayetle ilgili yorumunuzda zorlama olmuş sanki… Lütfen daha dikkatli ve duyarlı olalım.. Kaş yapalım derken, göz çıkartmayalım..”
İnanır mısınız yazıyı gönderdikten sonra içime doğan (=aklıma gelen) ayet bu oldu. Dedim ki, 1400 yıl öncesinin kelimeleriyle, mecazen Rabbim direkt anlatmış sanki. Ha, elbette bu size zorlama gözükebilir, hak veririm. Ama inanın aynı “düşünce süreçlerinden” siz de geçse idiniz bu ayet aklınıza gelirdi. Abarttım mı yoksa:=). Tamam, abartmış olabilirim, ama inanın insanları yanlış yönlendirme, hatta yönlendirme gibi bir niyetim dahi yok. Sadece “düşünüyorum”, başkaca da bir şeyim yok.
“Her şeyi en mükemmel ancak, SubhanAllah Bilir.”
Hoşça & Dostça ;=)
14 May 2008 14:49
“Önceki görüşlerinden yola çıkarak affına sığınarak soruyorum: “İlk-asıl ALGILAYICI Allah’tır” derken nasıl bir varlıktan söz ettiğini anlamakta zorluk çektim. Çünkü takip ettiğim önceki görüşlerinde böyle bir MUTLAK GÜÇ inancı bulamamıştım açıkçası. Biz mi yanıldık, sen mi fikir değiştirdin?”
Sevgideğer ..?,
Önceki yorumlarımızda kullanmış olduğumuz ifade şu idi:
“Allah’ın “her şeye gücü yeter” ezberi (!) değil (Süpermen değildir); el-Kadir Allah “mutlak güç sahibi”dir! Ayrıma dikkat edelim.”
İnancım şudur ve de değişmedi: Allah denilen varlık MUTLAK GÜÇ sahibidir. İşaret etmek istediğim nokta şu idi o yorumumda, fakat anlatamadığımı görünce aynı şeyleri yazmamak için devam etmedim.
MUTLAK GÜÇ sahibi olan Allah, “her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor. İşte bu yüzden de her ne kadar tasavvufa girenler “ötede bir tanrı olmadığı” bilgisini alsalar da bu inanış dolayısıyla da tanrı anlayışına kayıyorlar.
Yani, Allah’ın ne olduğu anlatılıyor, ama tanrı anlayışı kökünden kazınmadığından update-upgrade edilmiş oluyor ve tanrı düşüncesi kanserleşiyor. Önceden ötede ve belirli süper yeteneklere sahip kabul edilen tanrı, şimdi özde, bizden ayrı olmayacak şekilde yenilenmiş-büyümüş olarak karşımıza çıkmış oluyor. Fakat, hala tanrının özelliklerini taşıyor.
Allah’ın MUTLAK GÜÇ sahibi olması “Gücün kaynağı olması” anlamındadır kanaatimize göre.
Allah denilen varlığın “her şeye gücünün yetmesi” alt boyutlarda belirli bir sistemin, “kuralların kendisi olarak” ve bu “kurallar istikametinde” açığa çıkar.
Bu yüzden de “Allah gökten kitap düşür(e)mez, Ahmedsiz farz kıl(a)maz” demiştik. Bu bir kafa tutma değil:=). O’nu yaratılmışla kayıtlamak, Allah -hâşâ- bu işi beceremez de değil. Sistem ezelde böyle ve değişmez! Belirli alt boyutlar ve bu boyutların kurallarına uygun bir şekilde MUTLAK GÜÇ açığa çıkar.
Umarım şimdi anlatabilmişimdir:=).
Sevgiyle..
14 May 2008 15:07
Sevgideğer ..?,
Kanaatimce bu hadis, Mutmainne ve ötesine ermemiş (=Gönül ehli, Kabe’nin kendisi olmamış) fakat Kabe’ye (Allah dostluğuna) yakın Mülhime bilinç seviyelerinde kah İsa’sını kah Deccal’ini açığa çıkaran (=Kabe’yi ziyaret eden) kişiye işaret ediyor.
Hepimiz biliyoruz ki Deccal= Fir’avn, Allah’tan ilhamlar alan (=Kabe’nin etrafında dolaşan) fakat yaşadıklarını egosuna atfeden bilinç noktalarıdır.
Kişiyi Kıyam(et)tirecek, diriltecek Mehdi’nin (=Hakikat ilminin) de gelmesiyle Deccal ve İsa’nın görevleri sona erecek, Kıyamet kopacak ve Kabeye ulaşılacaktır.
14 May 2008 16:29
Kabe’den kasıt kalptir (şuur-bilinç), deccal’ın da buralarda dolaşması gayet doğaldır…
14 May 2008 16:57
AHHA, hadisin üzerinde de düşünüyorsunuzdur herhalde.. Hadisler Allah Resülü ile sohbettir der ehli.. Cevabınızı okudum ve sizin biraz da olsa fikir değiştirdiğinizi görüyorum, kabul etmeye yanaşmasanız da.. Bu o kadar da önemli değil bizim açımızdan, sizin açınızdan önemli..
“MUTLAK GÜÇ sahibi olan Allah, “her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor. İşte bu yüzden de her ne kadar tasavvufa girenler “ötede bir tanrı olmadığı” bilgisini alsalar da bu inanış dolayısıyla da tanrı anlayışına kayıyorlar.”
“Her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor.” diyorsunuz. Sizinle aynı fikirde değilim. “Sünnetullah’ta değişiklik olmaz”, bu Allah kelamdır ve hiç kimse bunu inkar etmiyor zaten.. İnkar edildiği düşüncesi sizin zannınız veya varsayımınız diyelim nezaketle.. Biz dedik ki “dilerse yapabilecek güçtedir.” (dilerse kitap da düşürebilir meselesi) “Dilerse” kavramını cümle başında kullanmak; “hiç böyle bir şey diler mi?” anlamındadır. İlmi dilin bazı incelikleridir bunlar. Bunun sebebini de ayrıntılı izah edenler oldu. Ayrıca, Kuran’da da geçer bu ifadeler.
Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? “Dileseydi” onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. (25/45)
O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa’ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah “dileseydi”, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar. (2/253)
De ki, “Eğer Allah “dileseydi” ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?” (10/16)
Eğer Rabbin “dileseydi”, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın? (10/99)
Eğer Rabbin “dileseydi” elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı. (11/118)
Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Onun eğrisi de vardır. Allah “dileseydi”, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. (16/9)
….Allah, bozguncuyla ıslah ediciyi bilir, birbirinden ayırd eder. Eğer Allah “dileseydi”, sizi zora koşardı. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (2/220)
Bu ifadenin kullanıldığı daha çok ayet var, ama bu kadarı yeterli, yorum uzamasın. Gördüğünüz gibi “Dileseydi” deniyor, ama “hiç böyle şey diler mi?” anlamında kullanılıyor, ilim ve anlayış sahiplerine işaretler vererek.. Biz de bu lisanı kullandık, hata mı ettik? Biz dedik ki “dileseydi herkesin kafasına kitap da düşürebilirdi, ama tabii ki Allah böyle bir şey yapmaz. Çünkü O’nun dilemesi kavramı “OL!”maktan gelir, manaları sebebiyledir ve bu sebep tümel ile uyumlu bir mizansen içinde “OL!”ur. Buna da Sünnetullah denir. Fakat Allah kendi manaları (esması ve sünnetullahı-sistemi) ile de kayda girmez. Bunu da “dilerse onu da yapabilir” diyerek belirttik. Allahu Teala da buyurmuş ki “Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. (25/45) Biz O’nun vahyi doğrultusunda söz beyan ettik. Bunun neresi hatalıydı, neye itiraz ettiniz? Ben sizi anlamakta zorluk çekiyorum. Düşünce ufuklarında kaybolmuş ve zaman zaman çelişkilere düşüyor buluyorum. Bu çok tehlikeli bir gidiş, uyarmak zorundayım.
Ama bir hadiste sizin daha önce çekinmeden kullandığınız “Allah’ın gücü kendini yok etmeye de yeter mi?” gibi ifadeleriniz benzeri için bir uyarıda bulunulmuş:
Ebu Hüreyre (R.A)’den: “Birinize şeytan gelip şunu, bunu kim yarattı? der. Nihayet sonunda Rabbını kim yarattı? der. İş buraya gelince Allah’a sığınmalı işe son verilmelidir.” (Zübdetü’l Buhari Tercümesi 2. cilt, sy:556 hadis no: 874)
Ben sizin sorunuzla bu soru arasında yürütülen mantık açısından bir fark göremedim açıkçası.. Düşünmekte özgürsünüz, ama bu düşüncenizden mesul olmadığınız anlamına da gelmiyor diye uyarıldınız. Allah Resülünün uyarılarını dikkate almak icabeder kanısındayım sn. AHHA. Ama yine de siz bilirsiniz, dayatma ve zorlama İslam’ın temeline ters. Biz uyarımızı yapalım da siz bildiğiniz gibi devam edin.
14 May 2008 17:10
Hay Allah!!! Ben Kabe’yi Allah Zat’ı, Kabe’yi tavaf etmeyi de Allah esma ve sıfatlarından soyunup Zatının hiçliğini talep olduğunu düşündüğüm için şaşkınlığa düşmüş ve “Kabe’yi tavaf eden Deccal” rüyasıyla ilgili gerçekten hayrete düşmüştüm. Demek ki ben yanılmışım bir’ol.. Bu kadar basit bir cevabı bulamayıp boşuna mı kafa yormuşum bunca zaman?!!!
14 May 2008 19:32
Allah resulünün rüyasıyla ilgili, Allah (c.c)’ın rızasından ve Rasulü Hz. Muhammed (s.a.v)’in şefaatinden mahrum olacağım hatalı bir yorumdan Allah’a sığınırım.
Öncelikle hadisi yazan arkadaşa teşekkür ederim.
Bu hadisi daha önce de okumuştum, ama nedense Kabe’yi tavaf ayrıntısına dikkat etmemiştim. Kısmet bugüneymiş. Bu rüyanın yorumu bana Fetih ve istidraç konusunu ve aralarındaki önemli farkı düşündürdü!?
Kabe Allah Zat’ını temsil eder, Kabe’yi tavaf Zati sıfatlardan geçip Allah Zat’ında fena bulmayı temsil eder.
Sağ gözü kör kişinin (Allah’a basiretten yoksun kişinin - küfür ehlinin) Kabe’yi tavaf etmesi ise, zulmani fethe ermesi, yani istidraç yollu fethi temsil ediyor olmalı bana göre.. Deccal’ın böyle olacağı da kuşkusuz. Bu da olağan üstü haller göstermesinin açıklaması olabilir, tıpkı nurani fetih ehli İsa (a.s) gibi..
Ama İsa (a.s)’ın nurani fethinin (Allah’a basiret sahibi-Allah’a arif fetih ehli), istidraç yollu fetih sahibi Deccal’a üstünlüğü muhakkak. Bu sebeple Deccal’ı öldürebilecek zannediyorum.
Yazdıklarım afaki genel bir yorumdur. Kişisel yorum yapamıyorum, çünkü öncelikle Allah Resulünün rüyasını “O’nun açısından” yormak ne haddime!
Deccal’ın sağ gözünün kör olması ise, ona Ruhul Kudüs’ten (İsa Mesih’ten) nasip olmayacağını gösterir ve küfür ile kayıtlanacağının ilanıdır bu körlük.
Allah Rasulü’nün rüyasını bu açıdan yoramayacağımıza göre ve bu rüya bize özellikle anlatıldığına göre, bize bir mesaj veriyor olmalı.. O mesajın Deccal ile ilgili zahiri ve deccaliyetle ilgili de batıni işaretler olduğunu düşünüyorum. Doğrusunu Allah bilir.
Benim için güzel bir tefekkür oldu, Allah razı olsun.
14 May 2008 20:59
Hayretle izliyorum. Bazı yorumcular adeta […]lığa soyunuyor burada, yanlış mı algılıyorum yoksa!? Yok efendim sen bu fikirlerini nereden edindin, ispat edebilir misin? Yok efendim ayetler hadisler hakkında herkes yorum yapamazmış, senin yorumun zorlama olmuş; çünkü senin gibi düşünmüyorum v.s., v.s…,
Sanki tek bir anlamla kayıtlı sınırlı ayetler, hadisler!!! Ve müfessirlerin hocaların tekelindeymiş gibi. […] zihniyetinin izlerini bu platformda görmekte mi varmış kaderde ?
Fe SubhanAllah
Fe Tebarekellahu ahsenül halikiyn.
14 May 2008 21:56
Klasik kuantum teoreminde bozonlar dahil kuantların tamamı birer noktasal(a^1), ensiz çapsız yani boyutsuz Planck sabitinin minicik enerji paketçikleridir. Kuantum teoreminde parcacık olarak düşündüğümüz her şey, sicim(string) teoreminde iki boyutlu (a^2) birer vibrasyon, rezonans, titreşim ve osilasyondur.
Başlangıçta sicim teoremi 10 boyutlu tasarlandığı için 5 adet farklı sicim teorisi ortaya cıktı, bu da her şeyin teorisi beklentisini boşa çıkarıyordu. Bu nedenle 11 boyutlu(kuantların zar olduğu a^3) “M” kuramı geliştirildi ve sihirli bir değnek deymişçesine 5 farklı sicim teorisi ayni sonuçları verdi.
Ancak 11. boyutun kabülü zorunlu olarak paralel evrenler kuramını da getiriyordu. Geriye çözülmesi gereken iki problem kalmıştı; yaradılış tekilliği ve farklı yoğunlukta galaksiler ve gezegenlerin nasıl oluştuğu. Bu sorunda dalgalanan ve bu şekliyle birbirine çarparak büyük patlamayı oluşturan paralel evrenler düşüncesiyle çözüldü..
Ancak gelecekte kuantların gerçekte kürsi biçiminde olduğu (a^4) bilim insanlarınca tespit edilecektir. Bundan ötesi matematiksel olarak imkansızdır(a^5). Bize düşen görev bu bilimsel verileri dinsel verilerle yorumlayıp sistemi anlamaktır.
14 May 2008 22:29
özde Yazmış:
14 Mayıs 2008 02:36
“Sevgili Dostlar,
Her önümüze çıkan bilgi kırıntıları ile Kur’an-ı Kerim ayetlerine anlamlar yüklenseydi, yorumlar yapılsaydı; o yüklenen bilgilerin yanlış ya da eksikliği anlaşıldığı anda; o yapılan yorumların durumu ne olur acaba?..
Bu konuda ehil miyiz, değil miyiz, bu soruları evvela kendimize bir sormamız gerekir… ki topluma yönelik, böyle bir çalışma yapabilelim…
Heyecanla öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, şahsi düşüncelerimizi, hele hele; Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek, genel bir anlam yükleyerek yorumlamak, hem kendimize, hem okuyuculara, hem de inancımıza çok büyük zararlar verebilir… diye düşünüyorum.”
* * *
Nasıl yani???
Yani şu yukarıdaki makale; bilgi kırıntısı mı? Yoksa senin asla o boyutu göremediğini yorumlarınla ispatlamış oldugun bir yerden yansıyanlar mı?
Ne güzel ayet yorumlamış arkadasımız samimiyetiyle…
Üstelik ne kadar mantıksal dayanakları mevcut…
Bilgi kırıntıları mı?
Ya bu söz benim çok ağrıma gitti gerçekten(tepkisizlik ve tebessümden aciz oldugum için)… Madem bu makale bilgi kırıntıları, o halde gerçek bilgiyi senden dinleyelim ve istifade edelim güzel arkadasım…
Burası özgür düşüncenin mekanı; burası sorular, cevaplar meclisi…
Madem referans olarak ta yorumunuza Ahmed Hulusi’yi koydunuz; ben de o zaman Ahmed Hulusi üstadımızın Faşizm ile ilgili kaleme aldıgı düşünceleri okumanızı tavsiye ederim… Ve örtülü faşizm tabi…
Bu makale nasıl bilgi kırıntısı olabilir ya… (Hala çok üzgünüm böyle denildiği için)
Fatiha’nın her seferinde değişik manalarının Üstad tarafından izah edildiğini düşünürsek; bu ayetin de birden cok anlamı olamaz mı?
‘Sünnetullah değişmez’ sözünü nasıl anladıgını bir daha sorgulamanı rica ediyorum özde…
Biraz sözde kaldıgı kanaatindeyim…
Mesela sen; balçıktan mı yaratıldın?
Hani değişmiyor ya, o yuzden soruyorum…
Elimden geldiğince kibar oldum…
Birazcık olsun moralini bozduysam beni bağışla ve hakkını helal et…
14 May 2008 22:44
Natural, yorumun bana oldukça mantıklı geldi, tşk.ler.
14 May 2008 22:51
Sevgili ..?
Kur’an’da geçen: ”Düşüncelerinizden mesulsünüz” ifadesi, hadisler ve ayetler üzerinde düşünmeyin ve yorum yapmayın, anlamında değildir!.. Lütfen ayet ve hadisleri kendi kişisel vehminizle harmanlayıp düşünen insanlara gem vurmaya çalışmayınız!…
Bilakis Kur’an’da ayetler üzerinde ”Niçin düşünmüyorsunuz” uyarıları vardır…
Hem herkes kendi düşüncelerinden (günahlarından) mesuldür!. Bu sizi neden bu kadar endişelendiriyor ki?…
Düşüncelerinizden mesulsünüz hitabı, şirk kokan şeytani düşüncelerdir.. Bu ayeti alıp ta, ilim irfan düşünmeyin, çünkü mesulsünüz diye çarpıtırsanız eğer, ben de bunda bir art niyet ararım?..
Vehim vererek insanları düşünmekten korkutan zihniyet orta çağda vardı. Ve o çağ karanlık çağ diye anılıyor bu günlerde…
Sanırım yanlış yerlerde salyangoz satıyorsunuz!…
14 May 2008 23:36
“Cevabınızı okudum ve sizin biraz da olsa fikir değiştirdiğinizi görüyorum, kabul etmeye yanaşmasanız da.”
:=) Sevgideğer ..? sizi mi kıracağım, değiştirdim diyelim. Bu kez anlatabildiysem gerisi önemli değil.
“Her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor.” diyorsunuz. Sizinle aynı fikirde değilim. “Sünnetullah’ta değişiklik olmaz”, bu Allah kelamıdır ve hiç kimse bunu inkar etmiyor zaten.. Biz dedik ki “dilerse yapabilecek güçtedir.” (dilerse kitap da düşürebilir meselesi) “Dilerse” kavramını cümle başında kullanmak; “hiç böyle bir şey diler mi?” anlamındadır. İlmi dilin bazı incelikleridir bunlar.”
Ben de açıkçası bu ifadeyi anlayamıyorum, kusura bakmayın. Gökten kitap düşürmeyi dileyebilir, bu yetiye sahip ama böyle bir şey hiçbir zaman dilemez? Sünnetullah değişiklik olmaz diye mi? Polemik yapmıyorum, sadece iki durum bana çelişkili geliyor!
***
“Sünnetullah’ta değişiklik olmaz”a bir örnek olarak (3. bölümün konusu olacak fakat) türlerin meydana gelişi konusunu verelim. Evrenimizde enerjinin korunumu yasaları vardır. Hiçbir şey yoktan meydana gelemez. Bu yüzden de bütün türler sebeplerle evrim geçirerek meydana gelmiştir. Yani hiçbir canlı türü (insan da dâhil) şıp diye, anında bir bütün olarak yeryüzünde belirmemiştir. Her biri Sünnetullah kanunları çerçevesinde bir süreç içerisinde yeryüzünde oluşmuştur.
İşte bu noktada, ama Allah dilerse “aniden” yoktan yaratabilir diyemeyiz. Tekrar ediyorum bu bir “güç meselesi” değildir. Evrenimizin kanunları “ezelde” böyle takdir edilmiş. “Dilerse aniden yaratır” diye bir durumun gerçekleşmesi yeryüzünde olası değil. Bu durum “hiç böyle bir şey diler mi” olayı da değil.
Kurandaki “dileseydi” ifadelerini sizin kullanmış olduğunuz anlamda (İfade tarzınızın bahsettiğiniz gibi incelikli bir anlatım tarzı olduğu konusunda da bilgim yoktu ne yazık ki) algılamıyorum açıkçası. Yani “Allah böyle bir şeyi hiç diler mi?” gibi bir anlatımı göremiyorum. Arapça “lev”, Türkçe “eğer-şayet” bağlacı alternatif olası durumları ortaya çıkartır. Ayetlerdeki yaratılan durumların her birine alternatif olan durumlar da Sünnetullah dâhilinde gerçekleşmesi mümkün olaylar. Yani, “dilenmiş” ise özlerindeki program gereği açığa çıkabilecek durumlar. Ayetlerdeki örneklerden gidersek;
“Yeryüzünde herkes iman sahibi olabilir”. Sünnetullah kuralları doğrultusunda gerçekleşebilecek bir durum. Ama dilenmemiş.
“Allah’ın bizi zora koşacağı” durumlar da dilenebilir! Yine gölgenin sabit kalabileceği durumlara sahip güneş sistemleri ve gezegenleri de mümkün! Ama çevremizde göremiyoruz.
Fakat ayetlerde Sünnetullaha ters bir “dileme” olayını görmüyoruz (Gökten kitap düşürme gibi Sünnetullaha ters, sünnetullahı değiştirebilecek olaylar).
“Çünkü O’nun dilemesi kavramı “OL!”maktan gelir, manaları sebebiyledir ve bu sebep tümel ile uyumlu bir mizansen içinde “OL!”ur.”
Belirttiğiniz gibi yaratılacak her şey tümel ile yani o boyutun kurallarıyla uyumlu bir şekilde açığa çıkar.
“Ama bir hadiste sizin daha önce çekinmeden kullandığınız “Allah’ın gücü kendini yok etmeye de yeter mi?” gibi ifadeleriniz benzeri için bir uyarıda bulunulmuş.”
Bu ifademdeki sorunun ismi Allah olan için hiçbir anlamı yok, Allah’ın ne olduğu tam olarak idrak edildiği takdirde tabi; ama bir tanrı ve ona inananı için cevaplanması zor bir sorudur, paradoks oluşturur zihinde. Bu yüzden de çekinmeden düşündüğümü, çekinmeden yazdım, olmayan tanrıdan korkmuyorum çünkü.
Hadiste anlatılan durum gibi cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.
Selamlar efendim..
15 May 2008 02:19
Bir’ol size cevap vermeye gerek görmüyorum. Niye cevap vereyim, yazdıklarım ayetler ve hadisti. Size ayetler ve hadisler orta çağ zihniyeti ürünü gibi geliyorsa, bu görüşünüzü değiştirmek için çaba sarfetmem. Sizi bu düşüncenizle bırakıp “selametle” demek tek çözüm bana göre..
AHHA, kuzum bunda anlamayacak ne var? Açıkça yazdım, bu ifadenin kullanılmasının tek amacı “Allah (sünnetullah olarak açığa çıkan) sıfat ve esmasıyla” da kayda girmez” demenin Kur’an lisanı ile ifade edilmesidir “eğer dileseydi” demek, diye.. Bu kadar açık anlattığım bir şeyi daha açık nasıl anlatabilirim acaba?
Ayetlerdeki tek tek kelimelere niye takılıyorsunuz, bütünde, cümlesel bazda anlamları çözmeye çalışmak yerine??. Ben de bu anlamda (Kur’an’daki gibi) kullandım “dileseydi” ile başlayan cümleyi..
Ayrıca, af buyurun ama ben size neyi izah etmeye çalışıyorum ?!!! Allah adına bu şekilde bir ifade kullandı diye özür mü beyan ediyorum, haşa?!! Bu tartışma benim edep ve takva ölçümü aşmaya başladı. Düşünce özgürlüğü Allah’ı ve Kur’an’daki üslubunu eleştirme noktasına geldiyse (ayetleri ve hadisleri anlamak için sorgulamak başka, burun kıvırıp eleştirmek başka), benim için bu mesele burada biter. Çünkü bana cevap vermek için farkında olmadan edep dairesi aşılıp günah sahasına giriliyor gibime geliyor. Bu işe çanak tutmam, kim haklıysa haklı, bu o kadar da önemli değil. İlmin gereğini yapmak çok daha önemli.
15 May 2008 08:49
Sevgili ..?
”Düşünmekte özgürsünüz. Ama, bu düşüncenizden mesul olmadığınız anlamına da gelmiyor diye uyarıldınız”…
Bu yazdığım tırnak içinde ki söz size ait.. Ben bu sözü ayet veya bir hadisle bağdaştıramadığım için, yorumlarınızı ortaçağ din adamlarına benzettim!. Tamam bu söz bir ayet olabilir ama, kesinlikle düşünmeyiniz! Şeklinde çarptırılınca iş değişiyor…
Ayette ki ”Düşüncelerinizden de mesulsünüz” uyarısını, ”tefekkürlerinizden de mesulsünüz” şeklinde çarpıtmamak gerektiği şeklinde düşünüyorum..
Kur’an’da ki: ”Düşüncelerinizden de mesulsünüz” uyarısının, su-i zan’da daimi duranların bu düşünceleriyle bilinçlerinin bloke olacaklarını kast ediyor..
Ayet ve hadisler üzerindeki düşünüye ise ”tefekkür” denir, ”Su-i zan” değil (kötü düşüncede daimilik)!…
Bilakis Kur’an’da, ayetler üzerinde neden ”tefekkür” edilmediği şeklinde bir çok kınayışlar vardır.. ”Bak, Rabbin kuru bir topraktan nasıl da meyveler veriyor. Neden düşünmüyorsunuz (tefekkür) ?. Şeklinde…
Lütfen.. Sap ile samanı karıştırmamamız lazım!..
Kaldı ki insan, düşünürse insandır…
15 May 2008 10:44
Düşünce zaten özgürdür, kim engel olabilir düşünmeye? Beynimizin içine kimse kilit vuramaz, biz istemedikçe. Bu saçma bir iddia! İstediğimiz gibi düşünürüz, kime ne? Burada asıl tartışılan konu, düşünme özgürlüğü değil; düşünceyi karşıt düşüncelere yer vermeksizin açıklama özgürlüğü(!) anladığım kadarıyla..
Bir başka ifade ile “Düşünce özgürlüğü tekeli” (!) yani. (Nasıl bir özgürlük ise?!)
Bizimle aynı doğrultuda düşünmeyen kişilerin düşüncelerini açıklamasının engellendiği tek taraflı bir özgürlük anlayışı, sadece despotizmdir.
Ne şekilde düşünüyorsa düşünsün, hacı hoca mantığı ile, orta çağ zihniyeti ile dahi olsa, düşüncesini açıklamasına engel olmamalıyız.
Engellendiği anda, orta çağ zihniyetine bürünen taraf, engelleyen taraftır, ne kadar modern düşünüyor görünse de.. Bağnazlığın çağı olmaz.
Bakıyorum bir taraf diğer tarafı Sünnetullah ile ilgili delil getirmelerinden dolayı “düşünceyi korkutarak engelliyorsunuz” diyerek suçluyor. Ama kendileri de karşı tarafın düşüncelerini “çağ dışı” diye küçümseyerek ve burun kıvırarak engellemeye çalıştığının farkında değil. Bence taraflar ilmi açıdan dilediği gibi münazara edebilir. Ama sıkışan taraf diğer tarafı suçlamaya başlayınca, ilim sahasından çıkılıp nefs sahasına giriliyor.
Her kim düşüncesini açıklamaya kendini hak sahibi görüyorsa, aynı hakka muhatabı olan diğerlerinin de hakkı vardır. İnsanlar inançları gereği “Mü’min erkek ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler. Marufu emrederler, münkerden nehyederler.” (Tevbe Suresi, 71) ayetinin inanan müslümanlara tanıdığı hak ölçüsünde, doğru olduğunu düşündüklerini veya bildiklerini dillendireceklerdir elbette. Bu doğrultuda herkes karşısındakinin inancının gereğini açıklamasına engel olmamalıdır. Forumların genel formatı düşünce tekeli üzerine olmaz.
Biz istiyoruz ki, elimize bir fırsat geçti, aksi düşüncelere hiç bir hak tanımaksızın sadece kendi düşüncelerimizi dayatalım. O ancak kişisel sitemizde olur, bu tür forumlarda olması zor. Eğer düşüncelerimize itiraz istemiyorsak, kişiye özel bir site açıp yorum almadan dilediğimiz gibi düşüncemizi açıklarız. Ama burası bu şekilde tekel mantığı ile yazabileceğimiz formatta bir yer değil gördüğümüz gibi.
Olayın bir başka boyutu da olduğunu, sık sık açıklayanlar oldu, çok eleştirilmesine ve tepki almasına rağmen. Bana göre önemli bir uyarı idi. Ama dileyen dikkate alır, dileyen almaz, o ayrı mesele. Bunu bir korkutma olarak almayı da anlamsız buluyorum.
Siz tam birinin malını çalarken, “Yapma, bunun sistemde bir bedeli var, üzülürsün” denildiğinde, sizin özgürlüğünüzü korkutarak kısıtlamış mı olurlar? Bu mantığı anlamakta zorluk çektim.
Yaratılmış olan hiç kimse sandığı kadar özgür değildir. Bu özgürlük düşünce sahasında bile olsa… Felsefe sistemlerinde belki, ama söz konusu İslam dini ise, çerçevesi Sünnetullah ile belirlenmiş.
Ben “..?” nın yazdığı hadisi “bu açıdan” çok bilgilendirici ve ibret verici buldum. Üzerinde düşünülmesi gerekir. Çok üzücü ama, orta çağ zihniyeti gibi görülen o hadis, düşünürken dahi o kadar da özgür olmadığımızın ve hangi sınırlarda kalmamız gerektiğinin açık kanıtıdır. Bu Allah Resulü uyarısıdır, sıradan bir yorumcu uyarısı değil. Konuya neden bu noktadan bakmayı denemiyorsunuz? Sonsuzluk kavramını nasıl anlıyorsunuz?
Evrenin bir aydınlık ve bir de karanlık yüzü var. Buna nur ve zulmet deniyor. Ama aydınlık ve karanlığın kendi içlerinde sistematik bir dengesi var. Sonsuzluk her ikisini de kapsayan bir kavram. Eğer sonsuzluğa açılırsak, bir noktada, aydınlıktan çıkıp karanlığa girmek kaçınılmaz olur. Gündüz ve gecenin sınırları belli.. Sonsuza doğru sınır tanımaksızın hep batıya giderseniz, bir bakarsınız güneş batmış. (?) Orada da kalmayıp devam edecekseniz ne ala.. Ama endişe edilen nokta, mazaallah o karanlıkta kalıp ilerlememeniz ve yeniden gündüze kavuşamamanızdır.
Benim özgür düşünce ile ilgili bildiğim ise şöyle:
Gerçeği ifade etmeyen ve hatta gerçekle taban tabana zıt bir düşünceyi açıklamadığınız sürece o düşünceyle ilgili işiniz Allah’a kalmıştır. Açıkladığınızda ise, sistem yasaları üç boyutlu alemde harfler, kelimeler veya seslerle algılanır hale gelen o düşüncenin karşılığını oluşturmak için harekete geçer. Çünkü olay düşünce boyutundan çıkıp, yaratılanlar boyutunda (varlık aleminde-efal aleminde- fiiller aleminde) yer almıştır. Artık o düşünce yazı veya sözle fiilleşmiştir ve Sünnetullah’a tabidir. Nasıl ki ehlullah bu anlamda gerçekle ilgili bilgilerini dillendirdiklerinde (sözle veya yazı ile) bunun hayır anlamında bir karşılığı varsa, gerçeğe uygun olmayan düşüncenin de şer anlamında bir karşılığı vardır. Bunu söylemeye çalıştılar. Bu konuda herkes doğru bildiği uyarıyı yaptı. Siz bildiğinizi söylüyorsunuz, onlar da bildiğini söylüyorlar. Ama hoşnut olursunuz, ama olmazsınız. Fakat hoşgörülü olmanız, gerçeğe dair öğrendiklerinizin zorunlu K.D.V.sidir bir bakıma.. Bu uyarıyı yaptıkları noktaları dikkatle izledim. Genellikle kendi düşüncelerine karşı çıkıldığında değil, ayet ve hadisten delil getirildiği halde karşı çıkıldığı durumlarda yapıldı. Çok da yerinde uyarılardı bana göre.. Biraz anlayış ve hoşgörü lütfen!
Geçen gün burada edep ile ilgili yapılan bir yorumu gerçekten olumlu ve yerinde bulmuştum. Ama bilgi yaşama geçmediği sürece tadı damakta kalıyor. Allah hepimize sözümüzün eri olmayı ve (ayetlerle ve hadislerle açıkça ters düşen bir batıla sapılması müstesna) engin bir hoşgörüyü nasip etsin!
Ayetler hakkında tek bir yorum tabii ki olmaz. Ben AHHA’nın ayeti yorumlama biçiminden rahatsız olmadım açıkçası. (Önceki bazı düşünceleri müstesna) Çünkü Hak’ka ters düşen ve batıla sapan bir yorum değildi açıkçası.. Bu çerçevede kalındığı sürece, tabii ki düşünülmesine engel olmak doğru değil..
Uzatmayalım, Bir dost olarak naçizane bir tavsiyem olacak herkese.. Düşüncelerimizi açıklamadan önce, biraz da o düşüncenin açıklanması halinde, ne gibi sonuçlar (gerek sistemde, gerek inananlar nezdinde) doğurabileceğini de biraz düşünmemiz, belki de tüm bu olumsuz tartışmaları sona erdirecek bir istişare olanağı sunar hepimize..
15 May 2008 13:57
Sevgili Natural…
Uyarı Kur’an’da ayetlerde yapılmış zaten. ”Herkes düşüncelerinden mesuldür” diye..
Herkes ne düşünüyorsa karşılığını alır, sistemin gereği olarak…
Benim anlayamadığım, bu ayetin temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulması!..
Herkes aynada kendisine baksa sorun kalmayacak zaten!…
Kusurları görüp uyarmak başka birşey, kusur görmek başka birşey!..
Kur’an’da belirtilen, sorumluluk getiren düşüncenin su-i zan olduğu neden araştırılmıyor?.. Ve bu ‘’su-i zan” neden tefekkürle karıştırılıyor??..
Su-i zan nedir bir araştırılsa bu ayet anlaşılıp sorun ortadan kalkacak…
İşte klasik neden de bu zaten, araştırılmadan, kulaktan dolma yorumlar!…
15 May 2008 17:12
B.
Selamlar Herkese,
Sitedeki yorumlarinizi buyuk bir merak ve keyifle okuyorum. Bendenize bircok yeni ufuk kazandiriyor. Ancak goruslerinizi karsit olarak sunmaya basladiginizda, sanirim usule bir itirazim olacak. Daha ormandaki yolun basina bile gelememis bir acemi kulum, hatam olursa bastan af dileyelim.
Geylani Hazretleri’nin bir sohbetinde, bir konuda tartisirken, “hakli cikacagim, fikrimi karsi tarafa kabul ettirecegim diye” tartismanin cok buyuk yanlislik oldugunu buyurdugunu anlamistim. Kelimelerim elbette Gavs-i Azam’in birebir sozleri degildir, haddimizi asmayalim ancak, temelde durum budur. Sadece, karsi tarafi dogru yola iletmek amaciyla tartisma yapilmali, bir nevi yarismaya veya munazaraya soyunuldugunda, bu halin tartisanlar icin iyi olmadigi belirtilmektedir. Kaldi ki Safi Hazretleri’nin, bununla ilgili guzel bir de duasi vardir, her zaman karsisindakinin hakli cikmasi konusunda.
Bunu, kendimde nacizane dustur edinmeye, en azindan uygulamaya ugrasiyorum. Ayrica yine Gavs-i Azam Hazretleri’nin bir uyarisi daha vardir. Dusmanlik gudemezsin karsiya, din konulari haric. Buradan anladigim da Tasavvuf ehli olarak, her turlu dert, bela vs. gibi tatsiz konularda bunlara yol acan sahislara, Rabbinden oturu sinirlenemezsin, ancak din konularinda birisi sacmaladiginda, dogruyu bildirmek/ogretmek icin geregi neyse yaparsin.
Bir diger konu da, kimseye, hicbir varliga burun kiviramazsin, bunu yaptigin an gurura girmissindir, zaten gittigin yol, yol degildir.
Eger bu temel bilgilerde hatam varsa Allah rizasi icin, buyukler beni duzeltsinler.
Itiraz ettigim nokta, iste bu bahsettigim cerceveden cikildigi zaman benim tartismalarda ne kadar sasirdigim noktasi.
Tartismalarimiz yapici olmaktan cok, “karsi tarafa benim dusundugum dogru, bunu kabul ettireyim”, “benim ne kadar bilgili oldugumu dunya alem gorsun de anlasin!”, “kabul et bakalim, sen aslinda boyle boyle demistin” ekseninde gezince bilmeliyiz ki, gittigimiz yolda isaretleri okumaktan uzaklasip baska adresler tarif eder hale gelmisizdir. Ayrica, sessiz cogunlukta akillari daha da bulanik hale getirebiliriz ki bunun sorumlulugunu, hem de bu kadar onemli konularda kimse almak istemez saniyorum.
Allah’in izniyle, dusuncelerimi anlatabilmisimdir insallah kimseyi kirmadan, incitmeden… Hatalarimiz olduysa, buyuklerim bendenizi uyarirlar insallah da yoldaki isaretleri gormezlik etmemis oluruz.
Tek tek selam eder, saygilar sunarim efendim.
15 May 2008 20:07
Uzaklardan bir gizem, AHHA ve diger arkadaslar;
Merhaba Cancağızlar!..
Baslangicli ve genisleyen bir evren modelinden cikarak, yapilan yorumlar getirilmeye calisan bilimsel deliller(!) ve sartlanilmis dusunu dunyasinin mistik dusunurlerinin / … / . AHHA`nin birinci yazisina istinaden dusunce dunyasinin devamliligini ve yalnizca bir cizgide oldugunu gorup, kinaye yapmadan kendisine bunun boyle olamiyacagini, sunun da soyle olamiyacagini EHLI, Muhyiddin Ibn Arabinin Kitabul ELIF Ahadiye sayfa:19 ve Said Nursi’nin Isaretul Icaz eserinin sayfa: 156-175 arasinda dile getirildigini ve bunun bugunun anlayisi sinirli bilim dunyasini hala teoremde kaldigi da dusunulurse, olamiyacagini dile getirdim; getiriyorum.
Degerli agabeyim […] ile de bu konuyu ozellikle gorustum ve kendisi de bana katildigini soyledi. Buradan yola cikarak kaynak sunmak ve delil olarak ta AYET meali olarak vermedigim ve bu aklimla ayet mealini yorumluyamiyacagimi (!) fakat eski Turkce oldugundan anlayis seviyesini de hesaba katarak anlatmaya calistim; bunu yaparak arastirmaya ve TEKe yonelik farkli acilardan bakinilmayi dusundum fakat bende ki bu dusunce karsi tarafta sundugum (algiladigim birimde ters tepmis olmali ki) farkli boyut ve mecralara iniverdi..
Arkadaslar, polemik yaratmak ve despot dusunce savunmak savi(!) TEK`lik (onesses) ilimini almis veya almaya calisan beyinler onunde bunu yapmak yanlistir. Dun, […]’nin bana onerdigi bir Agabey ile gorustum. TEKe yonelik farkli acilardan dusunu olarak ama MANA olarak ayni TEK’ten bakabildik; ama MANA ayni TEK`ti sonucta. Her birimi bu yonden bakabilmeye davet ediyorum!..
Ves Selam
16 May 2008 03:44
Çok şükür okyanusun ötesinden bir MESAJ var:
“Kur’ân-i Kerim`de “İnna….” lardaki “Biz” lâfzının kaynağı olan “Âlâ-i illîyin”in varlığından bîhaber mukallit, ne bilir “hakikati Muhammedi” ismiyle işaret edilen ve “RUH” isimli melek diye bahsedilen Vahidiyet mertebesinin ne olduğunu!.
Enfüsünden bîhaber; tüm anlatılanları, âfâkta arayan şaşkın!
“TEK”liğin enfüsten ulaşılan bir boyut olduğunu kavrayamayıp; göklerde, uzayda “TEK” arayışına çıkan mukallit!
Tanrı kavramına, “Allah” ismini etiketleyerek, kendini muvahhid sanan; elbette ki, bütün bunlardan habersiz olarak, bu dünyadan geçenlerden olmak üzere yaratılmıştır.
Kesret kavramının kaynağı olan “Tek mutlak RUH”tan meydana gelen tüm melekût âlemi; ve o âlemde meydana gelen müheymin melâike, âlâ-i illîyyîn, ve diğer meleklerin varlığı…” (Ahmed Hulusi- MESAJLAR, Mesaj-85)
Allah anlamayı, idrakini, hazmını versin cümlemize ..
Sevgi ve saygılarımla…
16 May 2008 13:53
Bana hitap edildiği için “Herkes düşüncelerinden mesuldür” ve su-i zan hakkındaki yorumla ilgili:
Bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştim:
“Gerçeği ifade etmeyen ve hatta gerçekle taban tabana zıt bir düşünceyi (her türlü su-i zan buna girer) açıklamadığınız sürece o düşünceyle ilgili işiniz Allah’a kalmıştır. (mesulsünüz, ama dilerse affedebilir de, çünkü kabul edilen tevbe gibi bir açık kapı var).
Kişi kendi kendine düşünebilir (tefekkür edebilir ve etmelidir de), yorumumda bunu kastetmedim. “Düşünce özgürdür, kimse bir başkasının düşünmesini engelleyemez, kişinin kendinden başka” diyerek bunu özellikle vurguladım. Zaten bu nasıl mümkün olabilir? Hiç kimse düşüncesini kendi kendine bile durduramaz, değil ki bir başkası o kişinin düşünmesine engel olsun. Böyle bir şey olabilir mi? “bir dakika düşünmeden durun!” desem, başarabilir misiniz?
Üzerinde durduğum konu sessiz düşünce (tefekkür) değil, “açıklanan düşüncedir”, diye özellikle belirttim. Açıklanan düşünecenin mesuliyeti su-i zan mesuliyeti falan değil, düpedüz fiil kapsamında bir mesuliyet getirir, çünkü artık düşünce olmaktan çıkıp fiilleşmiştir, dedim. (Neden fiil kapsamındadır, bunu da açıkladım) Örneklemek için de ehlullah’ın düşüncelerini açıkladıkları eserlerden kazandıkları sevap (ödül) ile, fitne (kötü söz veya fikir) yayıcıların kazandıkları günah (ceza) misal verdim.
Ayrıca, bir düşünce açıklanmadığı sürece, hatalı ise, yalnızca bize zararı olur. Ama açıklanır da, bir de hatalı ise, o zaman çok daha fazla kişi zarar görebilir. İkisinin sistemdeki karşılığı aynı olabilir mi? Bunlar çok ince meseleler, uzatmak istemiyorum. Diğerleri bu konuyu nasıl ele aldı bilmem, ben kendi sözümün arkasındayım.
Bir cümle daha vardı, o da bana mıydı bilmiyorum, ama hitap “Natural” diyerek başladığı için, bana gibi geldi.
“Kusurları görüp uyarmak başka birşey, kusur görmek başka birşey!..” derken, kişileri niyetleri ile yargılamaya kalkıştığımız için, asıl su-i zanna sapan biz olmamaya dikkat edelim. Kimsenin iç dünyasını ve ne düşündüğünü bilemeyiz. Karşımızdaki kusur mu görüyor veya sadece iyi niyetle uyarıyor mu nereden bilebiliriz? İnsanları fiilleri ile yargılamak bize yetmiyor da artık niyetleri ile de mi yargılıyoruz? Asıl bu yargılama su-i zan olmaz mı?
Kendi adıma konuşacak olursam, kimseyi kusurlu bulduğumdan suçlamak için yorum yapmadım. Niyetimi ise sadece Allah bilir. Kaldı ki eğer kusur gördüm ise, zaten karşılığını mutlaka Allah’tan alırım. Amacım, tartışma çıkmadan güzel bir bilgi alışverişi olsun diye tarafları anlayışa davet etmekti.
Bu açıklamayı da iyi niyetle yapıyorum, ama iyi niyetimi açıklama konusunda tekrarlar yapmaktan çok rahatsız olurum. Bu ilk ve son inşaallah.
16 May 2008 14:46
Bugün okudum, “Biz diyenler, acaba kaç kişisiniz?” diye sormuş bir dost.. “Biz” zamirini kullanarak yorum yaptığım için, bu merakı gidermek gereği doğdu. “Biz”, derken “aynı fikirde olanlar”ı kastetmiştim, ama kaç kişiyiz sayamadım açıkçası, herhalde bir kaç kişiydik.:-)
16 May 2008 16:34
AHHA yazmış:
“Hadiste anlatılan durum gibi cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”
AHHA’nın sorusu:
“NEDEN MUTLAK YOKLUK DURUMU YOK DA VARLIK VAR?”
[…] Biz de okuduk-okutuyoruz ama, “vardan var olunacağını, yoktan var olunmayacağını” hiç unutmadık!
AHHA kardeş; baklayı ağzından çıkar da, bir kerede sorsana sorunu, açıklasana gerçek niyetini?
[…]
Cevabı ne dersen:
“Allah var idi, onunla bir şey yok idi, şu an dahi öyledir”…
[…]
(Not: Özellikle düşünce özgürlüğü timsali Birol beyin AHHA’nın bu sorusuna cevabını veya yorumunu bekliyorum!)
16 May 2008 16:52
16 May 2008 17:18
Sevgideğer “Anladın sen onu”,
Gerçek niyetimi anlamışsınız:=), benimle de paylaşır mısınız lütfen? Beni benden daha iyi biliyorsunuz madem:=)?
Cevap olarak verdiğiniz “hadis” sorumun cevabı değil. O hadisin açılımını yapan yazıları paylaşmaya çalışıyoruz zaten.
Ben gerçek niyetimi tekrar edeyim de düşüncelerinizle zarar görmeyesiniz.
Diyorum ki, şahsen aklımın almadığı, alamayacağı, cevaplayamadığı tek bir soru var, o da “Neden Mutlak yokluk yok, Varlık nasıl kendi kendine var” sorusudur. Aklımı(zı)n kilitleneceği, artık düşünemeyeceğimiz nokta burasıdır kanaatimce. İşte bu kadar..:=). Başkaca da bir düşüncem yok.
Fakat, böyle tasavvufi içerikli bir blogda “niyet okuyuculuğu” ile mübarek bir hadisin yan yana getirilmesi aklıma “tasavvuf dedikodusu” düşüncesini getirmiyor değil:=).
Neyse Sevgi değerli, bu imtihanıma aracılık yaptığınız için size teşekkür ederim, Rabbime şükürler olsun..
Her zaman Sevgiyle..
16 May 2008 17:42
“NEDEN MUTLAK YOKLUK DURUMU YOK DA VARLIK VAR?”
ALLAH denen yapı/vücud MUTLAK VAR iken, mutlak yokluk var olamaz!
Mutlak yokluğu kabul etmekle, dolaylı yoldan şu […] düşünceler de kabul edilmiş olunur:
1- Varlık yok olmayacağına göre, ilk önce mutlak yokluk vardı(!?). Sonra tanrı var oldu(!?). Tanrı nasıl var oldu? Kendi kendine mi(!?), biri mi(!?) yarattı? Yokluktan(!?) nasıl var olunur?
2- Varlıklar için mutlak yokluğu kabul etmek ise, varlıklar Alah’ın varlığı ile var olduğu için, dolaylı yoldan (HAŞA!) Allah için mutlak yokluğu(!?) kabul etme manasına gelir. Allah AHAD’dır!!!
Her iki durumdan da ALLAH’a sığınırız!
EuzüBillahimineşşeytanirracıym BismillahirRahmânirRahıym…
16 May 2008 20:09
“Anladın sen onu” yazmış:
“AHHA” yazmış:
“Hadiste anlatılan durum gibi cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”
AHHA’nın sorusu:
“NEDEN MUTLAK YOKLUK DURUMU YOK DA VARLIK VAR?”
[…] Biz de okuduk-okutuyoruz ama, “vardan var olunacağını, yoktan var olunmayacağını” hiç unutmadık!
AHHA kardeş; baklayı ağzından çıkar da, bir kerede sorsana sorunu, açıklasana gerçek niyetini?
[…]
Cevabı ne dersen:
“Allah var idi, onunla bir şey yok idi, şu an dahi öyledir”…”
* * *
AHHA kardesimizin sorusunun cevabini zaten o anlamis, biliyor. (Boyutsal acilarin hepsinden OKUmus). Eger aramizda olabilir de, dusunebilenler var ise, onlarda bu konu uzerinde bir tefekkur etsinler diye bir isaret levhasi birakmis bizlere.
Lutfen “Uzaklardan bir Gizem” kardesimizin dun biraktigi guzel notunu bir daha okuyalim. Samimi olalim kendimizle, Veliler sohbetinde haddimizi asarak, EDEPsizlik yapmayalim, kendi cehennemimize (mecazi anlamda) odunu, komuru kendi ellerimizle goturmeyelim, kaybeden biz oluruz…
“Ozde” kardesimizin Okyanus sitesinde Ahmed Hulusi beyin MESAJ ini tekrar bu siteyi okuyan her birimiz uzerimize alarak okuyalim.
“Kur’ân-i Kerim`de “İnna….” lardaki “Biz” lâfzının kaynağı olan “Âlâ-i illîyin”in varlığından bîhaber mukallit, ne bilir “hakikati Muhammedi” ismiyle işaret edilen ve “RUH” isimli melek diye bahsedilen Vahidiyet mertebesinin ne olduğunu!.
Enfüsünden bîhaber; tüm anlatılanları, âfâkta arayan şaşkın!
“TEK”liğin enfüsten ulaşılan bir boyut olduğunu kavrayamayıp; göklerde, uzayda “TEK” arayışına çıkan mukallit!
Sevgiler ve saygilar.
16 May 2008 20:30
“ALLAH denen yapı/vücud MUTLAK VAR iken, mutlak yokluk var olamaz!”
Elbette! Şu an var isek “mutlak yokluk” diye bir şey yok demektir. Geçmişte de olmamıştır! Yoktan hiç bir şey var olamaz çünkü!
“Mutlak yokluğu kabul etmekle…”
Hayır, kabul etmiyoruz…
“Varlık yok olmayacağına göre, ilk önce mutlak yokluk vardı. Sonra tanrı var oldu”
Böyle bir ifadem olmadı. “”* Mutlak *”" yokluktan hiç bir şey var olabilir mi, nasıl kabul ederim ki bunu tanrı aşkına:=).
Anlaşılan tamamen yanlış anlamışsınız:=). Merkür rotar 26 sındaymış, olabilir..
Hoşça kalınız..
16 May 2008 21:04
“… neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”
diyorsun. Sonra da;
“Diyorum ki, şahsen aklımın almadığı, alamayacağı, cevaplayamadığı tek bir soru var, o da “Neden Mutlak yokluk yok, Varlık nasıl kendi kendine var” sorusudur. Aklımı(zı)n kilitleneceği, artık düşünemeyeceğimiz nokta burasıdır kanaatimce. İşte bu kadar..:=). Başkaca da bir düşüncem yok.”
Diyorsun.. Tezatlar içindesin, tezatlara düşürmeye çalışıyorsun! Bir öyle yazıyor, bir böyle yazıyorsun! Hatanı anlayınca geri adım atıyor, lafı eğip büküyorsun! Güle oynaya yazıyorsun! İşin ciddiyetinden haberin yok! Tehlikeli sularda yüzüyor, bizimle oynuyor, lafı her yere sürüklüyorsun! […]
16 May 2008 21:28
“araştirici”;
“uzaklarda bir gizem” ve “özde”nin yorumuyla AHHA’nın sorusunun ne alakası var?
Ben size soruyorum, AHHA’nın şu sorusunun altına kaç kişi imzasını atar, bu soruya katılır, okey verir, […] İman da şüphe olmaz! Akıl her şeye yetmez!
“…, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”
Ayrıca “arastirici”;
“Samimi olalim kendimizle, Veliler sohbetinde haddimizi asarak, EDEPsizlik yapmayalim, kendi cehennemimize (mecazi anlamda) odunu, komuru kendi ellerimizle goturmeyelim, kaybeden biz oluruz…”
Demişsin.. Sen AHHA’yı kendine Veli kabul edebilirsin. Başkalar